Toplumsal Devrim Tasarım Değil Zorunluluktur

47 0

Haber Merkezi: Birilerinin ayrıcalıklı yaşamı uğruna başkalarının ezilip sömürülmesine son verilerek her kesin insanca ve eşit yaşadığı bir toplumsal düzenin kurulmasını istedikleri ve bu doğrultuda çalışıp ezilen ve sömürülenleri bilinçlendirdikleri için ayrıcalıklı sınıflar tarafından komünistlere hakaretler yapılıyor, küfürler yağdırılıyor. Fakat zeminde biriken kir, pas, çürüme, hastalık bataklığının artık toplum ve devleti kendi içine çekecek boyutta büyümüş olduğu gizlenemiyor. Neredeyse şikayet etmeyene rastlamak zorlaşıyor. Toplumun çürümeden kurtuluşu üzerine çarelerin bulunmasına dair isteği olanların oranı büyüyor. Fakat insanca bir yaşamın olacağı toplumun yeniden biçimlendirilmesi ihtiyacına egemen sınıflar şiddetle karşı durmaktadırlar. Sömürücü egemen sınıfların emekçi halk yığınlarından apayrı üstün ayrıcalıklı pozisyonlarını sorgulayan ve bu ayrıcalıkların kaldırılmasını ileri süren düşüncenin kendi pozisyonları için tehdit oluşturduğunu bilerek varlıklı sınıfların durumunu sorgulayan ve toplumun eşitlik temeli üzerinden biçimlendirilmesini savunanlara karşı emrindeki devlet aygıtı harekete geçirilir. Devletin faşistleştirilmesi, baskı ve şiddetin artışı çürüyen, her yanından hastalık akan düzeni iyileştirmek yerine daha da hasta eder ve çürütür. Demek oluyor ki toplumun gerçekten sağlıklı ve insanca bir bünyeye ulaşabilmesi için dayanakları kendileri için başkalarının sömürülmesi olan imtiyazlı sınıfların yok edilmesi toplumsal kurtuluş için zaruridir.

Azınlık bir kesimin zenginlik, diğer çoğunluğun yoksulluk içinde yaşadığı bir toplum düzeninde yaşamak zorunda değiliz. kimsenin yatağa aç girmeyeceği, her kesin rahatlıkla beslenme, barınma eğitim ve sağlık ihtiyacını karşılayabileceği bir toplumsal üretim ve birikim koşulları mevcuttur. Tek sorun toplumsal birikimin eşit haklar ve yükümlülükler temelinde toplumun kendisine sunulması önündeki engellerin varlığıdır. Komünist hareket bu temelde imtiyazlı sınıfların varlığına son verilmesi için işçi sınıfı ve tüm emekçi halk kitlelerine çağrıda bulunmaktadır. Keza sadece içerideki egemenlerin toplum üzerindeki imtiyazlı varlıklarının sonlanması ile sınırlı değil, aynı zamanda emperyalist burjuvazinin talanına da ancak bu şekilde son verilebilir.

Üretim toplumsal ama birikim ise özeldir, şahsileştirilmiştir. Çalışmanın belli sınıfların faaliyeti, yeme ve zevkin ise egemen sınıfların etkinliği olduğu bir düzende üretim değeri bir azınlığın elinde biriktikçe kitlelerin durumu daha da aşağı çekilir. Yeterli üretim ve birikim olmasına rağmen imtiyazlı olanların varlığı nedeniyle toplumsal birikimin eşit dağılımın gerçekleştirilememesi nedeniyle milyonlarca ezilen ve sömürülen insanın yoksulluk içinde yardımlara muhtaç durumda olduğu her kes tarafından görülen bir olgudur. Gözlere batan yoksulluğu, insanların çaresizliğini gözlerini gerçeklere kapatanların dışında kim inkar edebilir. O halde mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin vakti gelmedi mi?. Bu amacın gerçekleştirilmesi iradesi çalışan sınıfların ellerindedir.

Burjuva İslamcı bağnaz politikacılar “çalışın allah verir” deseler de çalışan sınıfların ellerinde pek bir şey yoktur. Çalışanların artı-emeği ayrıcalıklı sınıfların kasalarında istiflenmektedir.

Bankacılık Düzenleme Ve Denetleme Kurumu –BDDK- verilerine göre bir önceki yıla göre yüzde 25 artarak Türkiye toplam tasarruf mevduatı tutarı 1 trilyon 220 milyar liraya yükselmiştir. Tasarruf mevduatı kişi başına bölüştürüldüğünde Türkiye ortalaması 14 bin 876 bin olduğu hesaplanmıştır. Dört kişilik ailenin altın, döviz, lira mevduatı türünde bankalarda tuttuğu para şeklinde bölüştürüldüğünde ortalama 59 bin 504 lira olarak hesaplanmıştır. Toplumsal servet eğer eşit bölüşülseydi bankalarda tutulan paranın İstanbul’da kişi başına 34 bin 823 TL, dört kişilik aileye ise 139 bin 292 TL, İzmir’de kişi başına 19 bin 727 TL, dört kişilik aile 78 bin 908 TL, Ankara’da kişi başına 22 bin 137 TL, dört kişilik aile 88 bin 548 TL dönmüş olacaktı. Üç büyük gelişmiş ve sanayi merkezleri olan şehirler arasında birikimde fark bir hayli olsa da bu oran Karadeniz bölgesi kentleri ve K. Kürdistan kentlerine doğru genişlediğinde makas bir hayli açılmaktadır. Sonuçta Türkiye’de bankalardaki servet eşit bölüşülseydi kişi başına 14 bin 876 TL, dört kişilik ailenin 59 bin 504 TL hesabı olacaktı.

Bu resmi rakamlar her kesin insanca ve sağlıklı yaşayabilecek kadar toplumsal üretim gücü ve servet birikiminin mevcut olduğunu göstermektedir. Toplumsal olan üretimin biriken değeri toplum arasında eşit bölüşüldüğünde her türden imtiyazlı durum sonlanacaktır. Ne yazık ki rakamların gösterdiği servetten çalışan sınıflar yararlanamıyor çünkü toplumsal artı değer, birikim azınlık olan bir sınıfta toplanıyor. Bırakın bankalarda hesabı milyonlarca emekçi yatağa yarı aç-yarı tok giriyor. Oysa toplam gelir eşit bölüşülse ortalama olarak Türkiye’de dört kişilik ailenin bankada 59 bin 504 TL parası olacağı devletin kurumu tarafından hesaplanıyor. Rakamlar üzerinde yapılabilen bu bölüşümün gerçek yaşamda yapılması sistemin temeli olmasını engelleyen kim?. Bu bölüşümü mümkün kılacak yeni toplumun biçimlendirilmesine serveti kasalarında biriktiren imtiyazlı durumda olan sermayedarlar, diğer ifadeyle zengin sınıflar ve onların devlet düzeninden başkası değildir.

Rakamlar gerçekte servetin kimin kasasında olduğunu da göstermektedir. Emperyalist burjuvazinin işbirlikçileri 600’e yakın komprador kapitalistten oluşan TÜSİAD Türkiye gelirinin yüzde 52’sine el koymaktadır.

İşte elindeki sermaye ile sahip olduğu gücü ve imtiyazı bırakmak istemeyenler bunlardır.

Türkiye’de yüzde 1’lik bir burjuva katman toplam gelirin yüzde 9’una sahipken mevcut durumda bu oran yüzde 60’a dayanmıştır. Servet git gide bir azınlıkta birikmekte, işçi sınıfı, emekçi köylü ve tüm halk kitleleri ise daha da yoksullaşmaktadır. 43 sermayedar Türkiye’de yüz elli milyar dolar civarında servete sahiptir. Oysa aynı Türkiye’de 30 milyon emekçi sosyal yardıma muhtaçtır. 12 milyona yaklaşan emekçi aybaşını getiremiyor. İşçilerin yüzde 65’i asgari ücretle çalışır durumda olduğundan perişandır. Kadınlar aynı işi yapmasına rağmen erkek işçilerden yüzde 75 daha az kazanıyor. Kayıt dışı çalışma ile milyonlarca işçi karın tokluğuna sömürülüyor.

Yeni bir toplumun yaratılması programına sahip olan komünistlerin mücadelesi uzlaşmaz karşıtlıkları taşıyan ve sürdürülemez noktaya tırmanan bu eşitsiz, çürümüş maddi temelin değiştirilmesine dayanıyor.

Egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaybetmek, bankalardaki hesaplarının sürekli büyümesinden duydukları memnuniyetin bozulmasını istemediklerin şiddetle komünist fikirleri ve çalışmalara saldırmaktadırlar.

Çağdaş dünyada artık ezilen sınıfların yasal, hukuksal olarak egemen sınıfla burjuva toplum içinde eşit olarak tanınması iş sözleşmeleri, iş kanunu, grev hakları, toplu sözleşme ve sosyal güvence hakları vb. hukuksal zeminde güvenceye alınması için mücadele esas olarak geride kalmıştır, bu hakların tümü yazılı olmasına rağmen işçi sınıfına, egemen sınıflarla eşit olmayı kazandıramamıştır. Günün temel sorunu gerçekten eşit görevler ve hakların egemen olduğu bir yeni toplum için mülkiyet ilişkilerinin değişmesi sorunudur.

En gelişkin kapitalist cumhuriyetlerin tarihi ve son noktaya varmış olma durumu göz önünde tutulduğunda hiçbir yerde egemen burjuva sınıfın toplum için gerekli olan değişiklikleri kabul etmediği, hatta gerçeklerin milyonların eyleminde devrim rüzgarına dönüştüğü her tarihi dönemde egemen sınıf iktidarını korumak için katliam yapmış, savaştan asla çekinmemiştir. Egemen sınıfın gerçeklere riayet ederek iktidarını bırakmayacağını ezilenler yeterince bilmektedir. Devrimin yıkıcı ve kanlı kitle eylemine dönüşmesi bir tercih değil, sömürücü sınıfların imtiyazlı konumlarını bırakmak istememeleri, emekçi yığınların yararına toplumun yeniden biçimlendirilmesine şiddetle karşı koymalarındandır.

Egemen sınıflar ve onların emrindeki kalemler dünyayı sarsan yirminci yüzyıl sosyalist devrimleri sanki hiç yaşanmamış gibi kapitalizme bir ebediyet biçmekte büyük halk yığınlarının da mevcut düzenin buyruklarından hiç şaşmayacaklarını vaaz etmektedirler. Ama hiçte öyle olmayacağını değişen koşulların gücü bizlere söylüyor. Sınıf çelişkilerinin kitle eylemleriyle görünür olmadığı, daha da sertleşmediği ülke yok. Ezilen ve sömürülenler mevcut haliyle yönetilmek istemiyorlar, değişim arzusu her geçen gün büyüyor. Burada önemli olan sınıf bilincinin kitlelerde genişlemesini sağlayacak önderliğin yapılması ve mücadele taktiklerinin geliştirilmesidir. Aksi takdirde yolunu bulamaz ve yeniden egemenlerin ağına takılırlar. Toplumsal çelişkilerin doruk noktasına ulaşıp her yerden çatışmalara dönüştüğü Ortadoğu ve Afrika’da devrimci önderlik boşluğunun doldurulamamasıyla kitlelerin gerici güçlerin arkasında param parça olmaları bu duruma örnek olarak unutulmamalı. Kitlelerde mevcut sistem ve mülkiyet ilişkilerinin kökten değişimi bilinci geliştikçe işte o zaman egemen sınıfların dayandığı temel sarsılmaya başlar. Akılda tutulmalı ki egemen sınıflar ezilen ve sömürülen yığınların sınıf bilincinden yoksun, örgütsüz ve dağınık olmalarından dolayı iktidarını rahatlıkla sürdürmektedirler.

Servetin bir avuç azınlığın elinde toplanmasından da anlaşılacağı üzere kapitalist ilerleme, üretimdeki artış ile geniş halk kitlelerinin kötüleşen yaşam standartları arasındaki çelişki ne olursa olsun verili düzene yönelik değişim fikirlerine zemin hazırlar. Çeşitli düzeyde önlemler, reform paketleri sistemin çelişkilerini gidermeye yeterli gelmez. Hatta “devlet benim” diyebilen en güçlü hükümetler bile keskinleşen ve yönetilemez durumu açığa çıkaran koşullar karşısında tuzla buz olmaktan kurtulamazlar. Bu anlamda geleceğin nasıl ve hangi muharebe araç ve taktikleriyle şekilleneceği önceden hesaplanamaz. Fakat koşullara uygun araçları kullanabilecek bir donanımla hazır olan güçlü bir komünist örgüte sahip olmak tayin edici önemdedir.

Kitlelerin kendileri için en yararlı ve en acil çözüm olarak proletaryanın önerilerini benimseyebilecekleri koşullar gelip çattığında kitlelerin gerisine düşmemek için hazır olmak gereklidir. Gelecek ancak ve ancak kitlelerin gücü ile yeniden şekillendirilebilir. Günümüzün kahredici prangalarının mutlaka kırılacağı zaman gelecektir.

Topraklar, iş araçları, işletmeler, bankalar, maden ocakları, sular, makinalar, ulaşım ve iletişim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyete halk kitlelerinin son vermesi niye kötülük olsun. Kötülük bir avuç egemen sınıfın bu üretim araçlarına sahip olması ve buradan elde ettikleri güçle halkı perişan etmeleridir. Kötülük çocuklarını besleyemedikleri için intihara sürüklenen anne ve babaları, atanamadıkları için intihar eden öğretmenleri, açlıkla, çaresizlikle kıvranan milyonlarca işsizi yaratan sistem bu gaddarlık sistemine dayanan sınıfların varlığındadır. Gelişen teknoloji, artan verimlilik sosyalizm ile ancak toplumun yararına sunulabilir. Emperyalist prangalardan, faşist diktatörlüğün baskılarından, acımasız sömürülen ve toplumu çürüten tüm kötülüklerden kurtuluş bu sonuçları yaratan sistemin aşılması ile mümkündür. İşte sınıf bilinçli proletaryanın önderliğinde gücünü birleştiren ezilen ve sömürülen geniş kitleler sömürenlerin kötülük yayan bu faşist düzenini mutlaka yıkacaktır. Devrim ileriye doğru gelişen toplum için her bakımdan bir zorunluluktur.

   

       

Related Post

DAHA AZ ÇAĞRI, DAHA FAZLA MÜCADELE

Posted by - 16 Kasım 2018 0
Makale: Neredeyse tüm devrimci, demokratik, ilerici güçler, birleşik mücadeleden söz etmektedir. Faşist sınıf diktatörlüğüne karşı ezilenler cephesinde birleşik mücadelenin önemine vurgu…