TARİH HAFIZAMIZDIR, KANLA YAZILAN TARİH SİLİNMEZ, UNUTULMAZ

191 0

Haber Merkezi: 19-22 Aralık 2000. Yirmi hapishaneye eş zamanlı komünist, devrimci tutsaklara karşı katliam saldırısının gerçekleştirildiği ve F Tipi hücrelere sevklerin yapıldığı tarihtir. Adını ‘’Hayata Dönüş’’ olarak koydukları bu katliamda savaş kurallarının ötesinde dar ve kapalı alanda saldırının en vahşi ve ahlaksız biçimi uygulanmıştır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde hapishane katliamları var. Ancak 20 hapishaneye ayrı ayrı, aynı anda bu denli donatılmış askeri güçle katliam saldırısı ilktir. 28 tutsak katledilmiş, bunlardan altı (6) kadın tutsak diri diri yakılmış, 400 civarında tutsakta yaralanmıştır.

Ağır silah, araç-gereç ve mühimmatlarla, askeri gücün kullanıldığı bu saldırının kararı devletin en üst kurumu olan MGK’da alınmış ve bu merkezden yönetilmiştir. Dönemin DSP, MHP, ANAP koalisyon hükümetinin İçişleri, Adalet Bakanlığı ve Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü emirleri en iyi şekilde icra ederek saldırının en gönüllü unsurlarından olmuşlardır.

Emperyalist güçlerin, siyasi, fiziki ve ekonomik destekleriyle faşist Türk devletinin hücre hapishaneler olarak tanımladığı tecrit ve tredman (teslim alma) stratejik saldırısını doğru değerlendiren Maoist tutsaklar, aynı stratejik konumlanmayla Ölüm Orucu direnişinin zorunluluğundan hareketle ‘’Canımız Halk Savaşına Feda Olsun’’ şiarıyla 20 Temmuz 2000 DHKP-C, TKİP ile ortak büyük direnişi başlatmışlardı. Bu kararlı direniş 19-22 Aralık tarihlerinde 20 hapishanede gerçekleşen katliam saldırısında siper yoldaşlığı bilinciyle kenetlenerek birlikte görkemli bir karşı koyuş gerçekleştirilmişti.

 Bu Tarih Hafızamızdır, Unutulmamalıdır

Saldırının Ekonomik ve Siyasi Temeli

 Bedenlerini açlığa yatıran komünist ve devrimci tutsakların amacı asla ölmek değildi, insanca yaşamaktı. Dayatılan teslimiyeti kabul etmeyerek yaşamın hücrelerde yok edilmesine karşı direniş perspektifiyle mücadele etmek zorundaydılar. Ölümden korkmadılar, ama ölümü de kutsamadılar. Bunu söyleyen, iddia eden kimi karargah soytarısı yazar, çizerler saldırıların insanlık dışı yanlarını işlemek ve gerçekleri halka yansıtmak yerine ‘’bu talepler için ölüme değer mi’’ diyerek gerçeği çarpıtarak halka yalanlar aktarıyorlardı. Bu ülkede faşist diktatörlük tarafından gerçekleştirilmiş gözaltılar, işkenceler, tutuklamalarla zindanlar, hücreler, Sansaryan Han’dan, Amed 5 No’luya, Metris, Mamak, Bayrampaşa ve devam eden Buca, Ümraniye, Ulucanlar, Burdur gibi birçok hapishane tecrit ve teslim alma saldırılarının üs alanları olarak yer almıştır.

12 Eylül 1980 askeri faşist darbe ile icra edilen işkence ve katletme dahil vahşi saldırıların tek amacı tecrit ederek yok etme ve teslimiyet yaşatmaktı. Hapishanelerde her saldırı stratejik belirlemelerin uygulamalardaki parçalarıdır. Kendileri açısından politik gerekliliktir. Stratejik bir saldırı olan F Tipi hapishanelerinden beklenen amaç ve hedef komünist ve devrimcileri teslim alınmasının yanı sıra değişen toplumsal güç dengelerinin başta işçi sınıfı olmak üzere emek sermaye çelişkisinin keskinleşmesi ve egemen sınıfların içsel yapısındaki ekonomik, siyasi çözülmenin derinleşmesinden dolayı yaşanan tıkanma saldırı araçları acilen kullanıma sokulmaktadır. Çünkü 2000’li yıllara gelindiğinde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de İMF, DB gibi emperyalist kurumlar 24 Ocak 1980’de olduğu gibi yeni ekonomik reçeteler hazırlayarak Türkiye’ye dayatmış, uygulanması istenilmiştir. Üstüne 20 milyar dolar sermaye akışı da sağlanarak F Tipi hücre hapishaneler dahil birçok saldırı planlarını hazırlayıp harekete geçirilmesine destek verilmiş sömürü ve talan etmenin kanallarının sorunsuz işlemesinin koşulları uygun hale getirilmiştir. İşte ‘’İMF istedi bizde yaptık’’ açıklamasının gerçekliği budur.

Emperyalist güçlerin Ortadoğu’da yeni planları devreye koymaya hazırlandığı yeni bir konumlanma içine giren Türk burjuvazisinin ve Türk devletinin bu yeni süreç doğrultusunda yeniden dizayn edildiği, İmralı süreciyle KUH’nin emperyalistlerin doğrudan desteğiyle silahlı mücadeleyi sonlandırarak tasfiye edilmesi planının çok boyutlu işlediği, reformist kesimlerin AB’yi Türkiye için bir demokrasi projesi olarak parlattığı bir dönemde sürecin önünde engel olarak görülen komünist, devrimci hareket ezilmeliydi. Emperyalist ve komprador burjuvazinin Ortadoğu, Türkiye-K. Kürdistan halklarına karşı yoğunlaştırdıkları saldırının çok önemli bir parçası olarak hapishanelere saldırı ayağı devreye konuldu. Böylece estirilen reformist rüzgara alan açılacak, devrimcilik sistem içine çekilecekti.

Her dönem belli aralıklarla kendisini tekrar eden, esasen sürekliliği olan kapitalizm krizi Türkiye gibi yarı-sömürge ülkelerin denetleyici ve yönetici konumunda olan emperyalist birimler İMF-DB eliyle dayatılan siyasi, ekonomik paketlerin yürürlülüğü için alt yapı koşullarının hazırlanmasına tam destek sunmuşlardır. 24 Ocak kararlarıyla olduğu gibi 1990’ların başında emperyalist tekellerin yer altı ve yer üstü altın başta olmak üzere birçok değerli madenlerin talan edilmesine sınırsız alan açılmış, toplumsal tepkiler saldırılarla ezilmiş, gereği yapılmıştı. 2000’li yıllara gelindiğinde aynı durumu sahnelerken bu kez hücre hapishaneler gibi can alıcı tehdit unsurları da hazırlayıp kullanmaya başladılar. İşçi sınıfını, emekçi halk kitlelerini komünist, devrimci ve Kürt ulusuna teslim olma uzun vadeli stratejik saldırının amacı ve hedefi bu mahiyetteydi.

1981,82,83 Diyarbakır’da, 1984 Metris’te yapılan Ölüm Orucu direnişleri teslimiyete, tecrite, işkenceye karşı bir direnişti. Son kırk yıllık tarihimizin hapishaneler özgülünde eksilmeyen vahşi, insanlık dışı saldırıların ekonomik, siyasi, stratejik muhtevasından dolayı, karşısında Ölüm Orucu, Açlık Grevi ve başka eylem biçimleriyle eksiltilmeden kararlıca sürdürülmüştür.

 Oportünizmin İkircikli Tutumuna Rağmen Direniş Kararlıca Sürdürüldü

 Devletin tüm kurumları, askeri savaş gücü ve komprador medya ile birlikte ‘’Hayata Dönüş’’ katliam saldırısını gerçekleştirirken sadece mevcut hapishanelerin statüsünün değişmesi değil, F Tipi hücrelerle tüm toplumun gözetim altına alınan yaşamını hücreleştiren yeni bir aşamaya geçiş gerçekleştirildi. Bu durum komünist ve devrimci tutsakların başlattıkları Ölüm Orucu direnişini sonlandıramadığı gibi, sayısal katılım artarak direnişin boyutu da yeni bir aşamaya taşındı. 20 Ekim’de başlayan eyleme katılan 259 Ölüm Orucu direnişçisine; saldırı açıklamaları yapıldığı 60’lı günlerde yeni gönüllü katılımlarla sayı 357’ye çıktı ve sonrasında diğer örgütlerin katılımıyla 1656 kişi Açlık Grevi ile direniş büyütüldü, genişledi.

Devrimci iradenin birlikteliğinin en ihtiyaç duyulduğu bu stratejik saldırıda, 96 Ölüm Orucu direnişinde olduğu gibi siper yoldaşlığı bilinci ve birliği sağlanamamış, farklı gerekçeler ileri sürülerek MKP, DHKP-C ve TKİP yalnız bırakılmıştı.

F Tipi hücre hapishanelerin inşa edilmeye başlanmasıyla, hapishanelerde Maoist Komünist Partisi kendi içinde durum değerlendirmesi yaparak olası saldırılara karşı aynı stratejik nitelikte cevap olma hazırlıklarına başlanması gerektiğini kararlaştırmıştı. Bu durum diğer siyasi hareketlerle tartışılarak ortak hareket etme arayışına girişildi.

Uzun süre yapılan tartışmalarda ikili ayrı görüş ortaya çıktı. Bunlardan biri doğru belirlemelerle saldırının tüm olasılıkları tespit edilerek, gelişmelerin bütün halk kitlelerini, örgütlü güçlerini, Kürt ulusunu, azınlıkları hedef alan stratejik boyutları kapsamında teslim almayı amaçladıkları gerçekliğinden hareketle stratejik bir konumlanmayla cevap olunması gerektiği, bunun da Ölüm Orucu direnişi olacağı belirtilmişti. MKP, DHKP-C bu görüşün sahipleriydiler.

İkinci görüş ise; gerçekleşmesi kaçınılmaz olan stratejik saldırıya karşı her hangi bir direniş örgütlemek yerine ‘’hücre hapishanelerine götürülürsek itaatsiz eylemler ile cevap veririz, sonra duruma göre hareket ederiz’’. Bu kaygılı görüşün kendisini koruma ve o dönemin devlet tarafından bilinçli olarak sızdırılan 1/5 infaz indirimi yasasının bir taslağının ortalıkta dolaştırılmasıyla ‘’hapishaneler esasta boşaltılacak, hücre hapishaneler bundan sonra açılacak’’ şeklindeki yaklaşımlar bu denli ağır bir saldırı dalgasının ciddiyeti görmezlikten geliniyordu. MLKP, TİKB, TKP/ML, TKEP/L, DH, PKK vd.leri bu görüşün savunucularıydılar.

Tartışma sürecinin sonlandırılmasıyla ortak bir konsensüs yakalanamamış MKP, DHKP-C Ölüm Orucu direnişini başlatacaklarını belirterek ayrışma netlik kazanmıştı. Eylemin başlamasıyla birlikte TKİP’de katılacağını belirtmiş ve katılmıştı. Gerek 20 Ekim tarihinde başlatılan Ölüm Orucu eylemi sürecinde – öncesi de dahil – gerek 10-22 Aralık saldırısı anında ve gerekse de F Tipi hücrelere sürgün sevkler yapılıp hücrelere konulduğumuzdan sonra ortaya konulan pratik tutumlara ideolojik ve siyasi olarak oportünizmin ikili karakteri damgasını vurdu.

Birincisi; başından itibaren saldırı sürecini karşılamada seyirci kalmayı tercih eden sağ oportünist tasfiyeci kesim. Bu yapılar tarihi gerçekler açığa çıktıkça telafisi imkansız ve affedilmez boyutta halka karşı sorumluluklarını yerine getirmediklerini en kötü şekilde göstermişlerdi. Saldırılar genişleyip derinleştikçe, direniş alanları da büyüdükçe teorik ve pratik sahada görünmez olmuşlar, hücre hapishanelerde Ölüm Orucu direnişine katıldıysalar da – ki bu olumludur – geç kalınmış bir hamle idi.

Sağ oportünizmin bu hali 19-22 Aralık 2000 tarihinden sonra stratejik saldırının amaçladıklarının arasında devrimci hareketleri nitelik değişime uğratma hedefi büyük oranda gerçekleşmiştir. Var olan güçleriyle düzenin açılan kanallarında legal parti kurmalarından, mevcut reformist partilerde ve KUH’nin ‘’çözüm ve barış’’ konseptine dahil olarak, legal parti ve örgütlerin de yerlerini aldılar. Reformizm ve parlamentarizm alanında ‘’halkı Çankaya’ya çıkarıp devrim yapacaklarını’’ söylemeye kadar vardırdılar. Bu ciddiyetsiz sağ oportünist, tasfiyeci yaklaşım bu gün neredeyse her yıl yapılan seçimlerin kampanyalarında KUH’ne yedeklenerek halk kitlelerinin devrimci enerjilerini tüketmeye uğraşıyorlar.

İkinci ortaya çıkan olgu sağ oportünizm olarak tanımlayacağımız olanıdır. F Tipi hücre hapishanelere sevklerden sonra daha soğuk kanlı ve koşulları iyi analiz etmeden karşımıza çıkan tüm olgulara karşı sürekli saldırı pozisyonunu kendi içine de yönelterek yıkıcı, sekter pratik sergiledi. Öyle ki, çeşitli nedenlerden dolayı ideolojik zaaf gösterip Ölüm Orucu eylemini bırakan direnişçilere karşı düşmanlaştırma yaklaşımlarıyla soldan duruşun en ağır, tasfiyeci rolünü oynamıştır. Gelinen aşamada bu çizgi sahipleri sol görünüp vatansever ideolojik söylemlerle sosyal-şovenizmin öncülüğünü yapmaktadır.

Bugün gelinen aşamada devrimci hareketin savrulduğu sağ oportünist, parlamentarist zeminde basın açıklaması devrimciliğinden salonlarda kürsü devrimciliğinde yarışmaktadırlar. Boyutları ve etki güçleri ne olursa olsun KUH’ne –yer yer CHP’nin yerel örgütlülüklerinin de dahil olduğu – yedeklenerek seçimler eksenli parlamentarizmin nimetlerinden yararlanmayı ‘’devrim propagandası yapıyoruz’’ demagojileriyle tasfiyeciliğin sağdan güçlendirilen temsilciliğini yapmaktadırlar. Maoist hareketin bu süreçte yaşadıkları stratejik saldırının kapsamında ‘’3.Kongre’’cileri oportünist, revizyonist değişimleriyle bu kampa dahil olmuş, ayrışma tamamlanmıştır. Bütün bunların 2000’li yıllardan sonra değişen sınıfsal güç dengeleri ve burjuvazinin çok yönlü, kapsamlı saldırılarının sonuçlarından olmadığı iddia edilemez. Bu bir saldırı konseptiydi, stratejikti, doğru çizgiye ve ideolojik netliğe sahip olmayanların savrulması kaçınılmazdı, böylede oldu.

 Direniş Hücrelerdeki Tecridi Parçaladı, Teslimiyet Dayatması Boşa Çıkarıldı.

 Bir teslim alma aracı olarak kullanılan F Tipi hücreler komünist ve devrimci tutsakların Ölüm Orucu ile birlikte süresiz direnişi karşısında çökmüştür. 19-22 Aralık 2000 tarihinden bu güne uzanan 18 yıllık süreçte direnen bedenlerin üzerinde bina edilen devrimci komünal yaşam yeniden ve yeniden var edilmiştir. Bu zorlu mücadele de siyasi ve ideolojik olarak komünist ve devrimci tutsakları etkisiz kılma araçları boşa çıkarılmıştır. Her devrimci tutsak direnişçi devrimci yaşamın gereklerine uygun donanmış, davranmışlardır. Şimdi bu tarihi temeller üzerinde böyle devam etmektedir.

 Hak İhlalleri ve Hukuksuz, Keyfi Saldırılar Devam Ediyor.

 ‘’Hayata Dönüş’’ katliamında gösterilen kahramanca direniş ve yine devamında hücre hapishanelerin tecrit-izalasyon yapısının etki gücü direnişle kırıldı. Hücrelerin bir tehdit unsuru olarak kullanılması, korku yaratılması 18 yıllık zamanda devrimci tutsakların yaşama bağlılıkları ve deneyim elde ettikleri kazanımlarıyla yıkılmaz olduklarını göstermiştir. Teslim almayı içeren tüm yasa, yasa dışı uygulamaların bir hükmü yoktur. Devrimci irade kendi birliği, bütünlüğü içinde net ideolojik duruşuyla mücadelesini yürütecektir. Savrulanlar, dökülenler olacaktır. Bunlarda mücadelenin içinde sahip oldukları ideolojik belirsizliklerinden geldikleri oportünist-revizyonist hatta düşmelerindendir.

Bugün F Tipi hapishaneler ve her türlü hukuksuz yasalarla doldurulmuş yeni infaz sistemi uygulamadadır. Saldırı konseptinin stratejik belirlemesini yapan Maoist Komünist Partisi’nin dün söylediklerinin tümü hapishanelerde olduğu gibi toplumsal alana da yaydırılarak devam ediyor. Ancak unutulmamalıdır ki, gerçek olan F Tipi hücre hapishanelerine ve uygulamalarına karşı içerde mücadele kesintisiz sürdürülüyor. Mücadele bir bütündür, bu anlamda içeride ve dışarıda mücadelenin devrimci aktörleri tüm kuşatmalara rağmen gücü oranında mücadelenin gereklerini yerine getirmeye çalışacaktır.

Hapishanede yaşanan hak ihlalleri, hukuksuzluklar, keyfi cezalandırmalardan fiziki ve psikolojik işkencelere kadar çok çeşitli saldırı biçimleri eksik edilmiyor. Ağır hasta tutsaklar arasında yoldaşımız Abdullah Kalay’ında bulunduğu tüm tutsaklar başta olmak üzere içerde yeni katliamlara saldırılara izin verilmemelidir, devrimci tutsakların yalnız olmadığı gösterilmelidir.

Bu anlamıyla 19-22 Aralık ‘’Hayata Dönüş’’ katliamı, F Tipi hücreler ve uygulamalar unutulmamalı, içerinin mücadelesine dışarının da mücadelesi birleştirilip, daha da büyütülmelidir. Kahramanca direnerek ölümsüzleşen 28 komünist devrimciyi saygıyla anıyoruz…                               

Related Post

Seçmen İradesine Devlet Gaspı

Posted by - 7 Mayıs 2019 0
Haber Merkezi: Yerel seçimler sonuçlandı ama tartışmaların sonu gelmedi. Dünyanın sayılı metropollerinden İstanbul’un seçilen büyükşehir belediye başkanına mazbatanın verilmesi iki hafta…