Haber Merkezi: 2019 Mart tarihinde yapılacağı belli olan ve yaklaşan süre itibarıyla tartışmaların yoğunlaşmaya başladığı bir dönemin başında DBP/HDP’nin belediyeleri kazanması halinde yeniden belediyelere kayyum atanacağı cumhurbaşkanı R.T Erdoğan tarafından ilan edildi. 2014’te kararlaştırılan (MGK’nın 7,5 saatlik toplantısında) 7 Haziran 2015 sonrası uygulamaya konulan ezme ve çökertme konseptinin parçası olarak Kuzey Kürdistan’da 94 DBP Belediyelerine kayyum atanmış, Belediye çalışanları eş başkanlarıyla tutuklanmış basına ‘’terör’’, ‘’teröristler’’ olarak sunulmuştu. Yapılan faşist saldırganlık devlet tekeline alınmış burjuva basın ordusuyla propaganda edilerek meşrulaştırılması için her türden yalan, çarpıtma ve kirli manipülasyona başvuruldu. Kürdistan belediyeleri devletin işgali altındayken, belediye eş başkanlarına çeşitli ağır cezalar yağdıran mahkemelerin talimatlarına uygun dayanaktan yoksun ve tamamen siyasi kararlar doğrultusunda hapishanelerde tecrit altına alınmış Belediye Eş Başkanlarının sesleri duyulmayacak bir biçimde yalıtımı sürerken yeni bir yerel seçim tarihi gelip çattı. Üstelikte DBP/HDP’li adayların belediye yönetimlerine seçilmesi halinde ‘’terörist’’ ilan edilecekleri ve tutuklanacakları, bu belediyelere yeniden kayyum atanacağı yerel yönetim seçimlerinden altı ay önce peşin peşin devletin en üst makamının temsilcisi faşist Erdoğan tarafından ilan edildi.

Keza AKP’nin ortağı MHP’nin genel başkanı D. Bahçeli kayyum atanan belediyelerin HDP tarafından yeniden kazanılması halinde ‘’Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin tartışmalı hale geleceği’’ uyarısında bulunurken açık açık ne yapıp edip devlet zoruyla Kürdistan belediyelerinin denetim altında tutulması gerektiğini basın yoluyla deklere etti. Bir nevi egemen ulus Türk burjuvazisinin genel eğilimi ve işgalci siyasi niteliğine uygun olan düşünce ve amaç kafatasçı, aşırı milliyetçi ırkçı MHP-D. Bahçeli tarafından dillendirilmiş oldu. Demokratik her türden yapılanmayı dışlayan D. Bahçeli’nin siyasi, politik hesap içeren açıklamalarına AKP, İYİP, CHP’nin siyasi karakteri ile uyumlu olduğundan bu gerici burjuva partilerden bir itiraz gelmedi. Hali hazırda Kürt Belediye Başkanlarının, milletvekillerinin tutuklanması AKP öncülüğünde MHP, CHP desteğiyle gerçekleşmiştir. Bu anlamda yeni kayyum atanması ve Kuzey Kürdistan’ın OHAL döneminde bilinen valilerin aracılığıyla Kürt toplumunun amansız bir baskı altına alınması faşist yöntemleriyle örülmüş bir yönetimle sürecin ilerletilmesi egemen ulus Türk burjuvazisinin yürürlükte olan siyasetiyle tamamıyla uyumludur. Yerel seçimler siyaseti de Kürtler üzerinde katmerleşen ulusal baskıyla birlikte düşünülmelidir.

Artan oranda baskı ve yasaklar sözde kaldırılan OHAL’in fiili olarak sürdürüldüğünü gösteriyor. Meclis ise zaten devre dışı bırakılmış, daha önce biçimde yüklenen misyonu bile kaybolmuştur. Her şey cumhurbaşkanlığı sistemi denilen ama özünde Ortadoğu, Afrika’da bilindik bir örneği olan Başkanlık sisteminde R.T Erdoğan’ın etrafında dizilmiş bakanlıklar ve kurullar aracılığıyla tıpkı bir şirket yönetimi gibi Türkiye yönetilmektedir. Başkanlık sisteminde de karar verici asli unsurlar aynıdır, gerçek manada Milli Güvenlik Kurulu (MGK) devlet kararlarının belirleyici ana odağıdır. Başkanlık sistemiyle güç merkezileşmesi, anayasal, yasal içeriğe kavuşturulmuş oldu. Faşist devlet diktatörlüğünün koyulaşan saldırganlığının tırmanmaya devam ettiği şartlarda gerçekleşecek yerel seçimlerin burjuvazinin sunduğu gibi ‘’demokratik bir yarış’’la ilgisinin olmayacağı açıktır. Kürt milletvekilleri, belediye başkanları, binlerce HDP/DBP çalışanlarının tutuklanmasına bakıldığında meclis veyahut da muhtarlık ve belediye gibi yerel yönetim seçimlerine saygı göstermeyen AKP-MHP ittifakıyla sistemin pervasızca sürdürüldüğü görülmektedir. Kayyumla Kürdistan’da yerel yönetimlerin gasp edilmesi faşist Türk devletinin, ezen ulusun egemenliğinin kaybettiğinin güç gösterisine rağmen Kürdistan’da siyasi hakimiyetinin oldukça zayıfladığının göstergesidir.

Bu manada Kürdistan’da yerel yönetimlerin bir şekilde alınmasına AKP-MHP ve onlarla ittifak halindeki Ergenekoncular, Vatan Partisi, aşırı milliyetçi Kemalistler stratejik bakmaktadır. ‘’Bekaa’’ meselesinin Kürt ulusunun denetim altında tutulması anlamına geldiğini artık anlamayan yok gibi… Durum böyle olunca yerel yönetimler – yeniden kayyum atansa bile – siyasi açıdan yerel yönetimlerin çok ötesinde ezilen Kürt ulusu açısından olsun, egemen ezen Türk ulusu ve faşist devlet diktatörlüğü açısından olsun çok önemli bir siyasi anlam kazanmaktadır. Irkçı milliyetçi, İslamcı yayılmacı ittifak koalisyonu ittifakta yollarını ayırsalar bile Kürdistan’a bakışlarındaki stratejik ortaklık değişmez.

Keza büyük bir rant, vurgun soygun sermayenin ana merkezlerine dönüştürülen İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya ve diğer büyük şehir belediyelerinin alınması AKP için hayati önemdedir. Hem sermaye akışı bakımından hemde cemaat, tarikat ağları, yerelde yıllara varan çok boyutlu çalışmalarla oluşturulmuş kitle tabanı örgütlenmelerinin ana rezervi bakımından yerel yönetimlerin büyük şehirlerde devletin gücüyle alınması AKP için vazgeçilmezdir. Fakat yerel seçimler meselesinde İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerin alınmasındaki önem ile Kürdistan’da belediyelerin HDP’den alınması arasındaki önem farkının birbirine karıştırılmaması gerekir. İstanbul, Ankara başta olmak üzere Türkiye’de büyükşehir belediyelerinin alınması AKP’nin hükümette kalması bakımından stratejik önemdedir. Fakat AKP Kuzey Kürdistan’da belediyelerin büyük çoğunluğuna sahip değildi ve bu yerel seçimde de Kürt kentlerinde belediyeleri almadığında – hali hazırda bu seçenek zaten yok – bu yenilgi AKP hükümetini riske atmaz. Fakat Kuzey Kürdistan’da belediyelerin ulusal Kürt demokratik güçlerinden alınması, ulusal hareket dinamiklerinin ezilip sindirilmesi AKP’yi aşan boyutta Türk ezen ulus egemenliğinin sürmesi açısından faşist Türk devlet diktatörlüğü için stratejik ezme konsepti kapsamındadır. Yerel seçimlerin bu ikili karakteri devlet partisine dönüşmüş AKP’yi daha da saldırganlaştırmaktadır. Çünkü Kuzey Kürdistan’da kitleler seçimini bir kez daha HDP-DBP adaylarından yana yaptığında vali-garnizon-diyanet-kayyum siyaseti bir kez daha çökmüş olacak, İstanbul, Ankara belediyeleri kaybedildiğinde ise AKP’nin çöküşü ve gidişi tahmin edilemeyecek düzeyde hızlanacak. Nesnel şartlar yerel seçimlerde her iki yönden de devlet gücüne dayanmak dışında AKP’nin pekte avantajı olmadığını göstermektedir.

 Kürdistan’ın Özgürlüğü, Demokrasi Sorunu ve Artan Azgın Ulusal Baskı

 Ezilen Kürt ulusunun özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma hakkının savunulması sadece komünistlerin tutumuyla sınırlanamaz, bu hakkın savunulması gerçekten demokrat olmanın ölçüsüdür ve bu nedenle tutarlı her demokratın – burjuva liberal demokrasi manasında – savunulması gerekir. Çünkü ulusal bağımsızlık burjuva demokratik bir gelişme olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Durum buyken Kürt ulusal bağımsızlık hakkını tutarlıca savunan bir avuç komünist dışında Türkiye’de liberaller hatta küçük-burjuva radikalizmin önemli bir kısmının bu demokratik ilkeye sadık kalmadıkları çok aşikardır.

Oysa Türkiye’de demokrasinin gelişimi, faşizmin zayıflatılması, ezilen ve sömürülen yığınların proleter devrime doğru mücadelesinin hızlandırılması için demokrasi mücadelesinin bütünlüğü içinde çok önemli duran ulusal bağımsızlık hakkının savunulması gereklidir. Kürt ulusunun özgürce ayrılması ve kendi devletini kurması hakkı savunulmadan tutarlı bir demokratik hak mücadelesi savunulmuş olmaz. Tıpkı din ve inanç hürriyeti, devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede olması, biçimde de olsa yasalar herkes için eşit konumu, yerel ve genel seçimler, düşünce hürriyeti yürüyüş, protesto, grev hakkı, barınma, seyahat, insanca yaşama hakkı vd. burjuva demokratik toplumda biçimde kabul edilen kısmen uygulanan ama gerçek anlamda eşitsizlik üzerine kurulduğu için işçi sınıfı ve halk kitleleri için demokrasi anlamına gelmeyen burjuva toplum düzeninde ulusların tam hak eşitliğinin savunulması da liberal demokrasinin bir gereğidir.

Tüm konumlanmasını demokratik hakların savunulması ekseninde yapan parti ve çevrelerin hatta HDP-DBP ve HDP çatısı altında kuyrukçu ve tutarsız çizgi izleyen bir kısım devrimci örgütlerin (programlarında olmasına rağmen) Kürt ulusunun özgürce ayrılması ve devlet kurma hakkının savunulmasını Türkiye’de ve K. Kürdistan’da tutarlı bir demokrasi savunuculuğuna dönüştürememeleri bu hareketlerin – en azından kendisini sosyalist tanımlayanlar açısından – bırakalım proleter devrim hedefinde tutarlı olmalarını, burjuva liberal demokrasinin savunulmasında bile bir tutarlılığa sahip olmadıkları görülmektedir. Ezen Türk ulusunun egemen burjuva milliyetçiliği düşüncesinin etkisi altındaki ‘’toplumun hassasiyetleri’’ dikkate alınarak devrimci siyasetin ilkeleri savunulamaz.

Burjuva demokratik içeriğiyle Kürtlerin ulus olarak özgürce ayrılma hakkının, ulusların tam hak eşitliği (emperyalizm döneminde ulusların eşitliği ve bağımsızlığı paçavraya çevrilip anlam yitimine uğrasa da) hakkının Türkiye’nin ilerici kesimleri, burjuva liberalleri, dahası sosyal-şovenizm etkisi altında olan sosyalist akımın ulusal sorundaki ilkesiz tutumu egemen Türk ulus burjuvazisine büyük bir avantaj sağlamakta ve Kürtlere yönelik saldırganlıkta pervasızlaştırmaktadır. Dahası Türk işçilerinin milliyetçilik zehriyle felç edilmesi siyaseti de bu zemin üzerinde güçlendikçe güçlenmektedir.

Demokratik hakların tutarlı ve ilkeli savunulmasındaki açık sapma hali ulusal baskının Kürtler üzerinde katmerleşmesini kolaylaştırmaktadır. Burjuva toplumunun demokrasi ölçüsü olarak sunulan seçimler Türkiye’de – ister meclis isterse yerel yönetimler seçimi olsun – Kürt ulusal mücadelesinin demokratik güçlerine karşı açık bir baskı ve terör sürecine dönüşmektedir. Biçimde ‘’demokratik’’ bir süreç olarak temsilcilerin ve yerel yöneticilerin seçildiği propaganda ediliyor ama Kürtlere kendi temsilcilerini seçme hakkına her türden saldırı, baskı, yasak, mitinglerin, yürüyüşlerin bombalanması ve kitlesel tutuklamaların sonu yok. Buna rağmen kazanıldığında ise – HDP başkanları da dahil 13 milletvekilinin tutuklanması ve 94 belediyeye kayyum atanmasında görüldüğü gibi – sistemli devlet şiddeti ve basın ambargosu sürmektedir.

Yerel yönetim ve milletvekili seçimleri sürecinin Kürtlere karşı açık bir baskı ve sindirme sürecine dönüşmesi dolaysız olarak ulusal baskının açık bir tezahürüdür. Seçim süreçlerinde elbette sınıf mücadelesi yürüten komünist, devrimci güçler, sosyal reformist legal partilerde baskı altına alınmaktadır. Ama Kürt ulusal mücadelesinin büyüme oranı, güçlenen siyasi karakteri Kürtler üzerindeki baskı ve saldırganlığın baskı altında olan diğer toplumsal kesimlere göre çok daha fazladır. Bu durum Kürtlerin ulusal haklarının tanınması yerine, Kürtlerin yok edilmesi ve asimile edilmesi siyasetinin egemen Türk ulus devlet yapasının strateji olmasından ileri gelir. Bu durumda ulusal haklar veyahut da ezen ve ezilen haklarını ilgilendiren demokrasinin güvencelenmesinde meclisin, meclise seçilen milletvekillerinin sayısında veya kazanılan belediyelerin sayısal oranında aranması büyük bir yanılgıdır. Faşist devlet diktatörlüğü kitle hareketlerinin yığınsal demokratik baskısının öne çıktığı devrimci gelişmelerin güçlendiği dönemde hiç çekinmeden milletvekillerinin tutuklanması, partilerin kapatılması, belediyelere valilerin atanması gibi diğer tüm demokratik kazanılmış hakların gasp edilmesi faşist devlet diktatörlüğünün bilindik politikasıdır. Bu demektir ki kitleler örgütlenerek demokrasiyi öz güçlerine dayanarak güvenceye alabilirler.

Devrimci proletaryanın bakış açısından demokrasi mücadelesi asla sınıf mücadelesinden kopuk kendi başına bir mücadele değildir. Sınıf mücadelesinin ilerletilmesine hizmet etmeyen yerel yönetimlerin, yada parlamento kürsülerinde boy gösteren vekillerin kitlelere faydası yoktur, aksine büyük zararı vardır. Kayyum atamaları ve milletvekilleri tutuklamalarına kayda değer bir şey yapmayan parlamentoda sayısı artan vekillere ve belediyelere bakılarak ‘’sandık demokrasisini’’ (oy ver evine git) abartan ve kitlelerin tabandan yükselen öz örgütlenmesinin önemini bir kenara atan HDP’nin durumundan doğru dersler çıkarmak oldukça önemlidir. Her türden vahşi ulusal baskıya karşı direnen ve özgürlüğü ruhunda taşıyan Kürdistanlılar yerel yönetimlerin yeniden kayyumcu, işgalci devletin valilerinden alacaklardır. Lakin sorunun özü sadece sandıkta belediyelerin geri alınmasıyla çözülmüyor. Asıl mesele kitlelerin öz örgütlenmesine dayanılarak demokratik kazanılmış mevzilerin korunması, kitlelerin seçtiklerinin yönetimin dönüştürücü ve geliştirici asli parçası olmasıdır.

Tutarlıca savunulması ve geliştirilmesi gereken toplumsal demokrasi işlemi ancak proletaryanın önderliğinde sınıf mücadelesinin geliştirilmesiyle gerçek anlamına kavuşturulabilinir. Aslolan kitlelerin meclisler, komiteler, komünler ve diğer öz örgütlenmelerini ifade eden isimler altında örgütlenmeleri ve sınıf mücadelesini iktidarı kazanma hedefli büyütmeleridir. Krizle sarsılan iktisadi dengeler, kitlelerin düşen yaşam standardı, işçilerin kötüleşen çalışma koşulları ve katlanılmaz sömürü, genişleyen açlık vd. vb. koşulların işçi sınıfında yol açacağı patlamalar birbirini takip ettiğinde komünist ve devrimci hareket sınıf mücadelesinin görevlerini ne derece büyük ihmal ettiklerini görmüş olacaklar. Tüm koşullar şiddetlenecek sınıf çelişmelerine yanıt olunabilmesi bakımından komünistlerin sınıf mücadelesinin görevlerine hazır olmaları gerektiğini emrediyor. Devrimci mücadele egemenlerin faşist çarkını kıracak yegane silahtır…

Related Post

DAHA AZ ÇAĞRI, DAHA FAZLA MÜCADELE

Posted by - 16 Kasım 2018 0
Makale: Neredeyse tüm devrimci, demokratik, ilerici güçler, birleşik mücadeleden söz etmektedir. Faşist sınıf diktatörlüğüne karşı ezilenler cephesinde birleşik mücadelenin önemine vurgu…