Savaş ve İşgal Ulusal Baskı Politikasıdır

29 0

Haber Merkezi: Kürt ulusu sadece kuzeyde değil diğer parçalarda ve özellikle de Batı ve Güneyde Türkiye’nin tehdit ve baskısı altındadır. İran, Irak, Suriye gibi Kürt karşıtı bölge devletleri arasında Kürtlerin ezilmesi baş görevini Türkiye üstlenmiştir. Bu doğrultuda bölge halkları ve ulusları için tehlike ve tehdit oluşturan Türk ordusu sahadadır. Azez’den Efrin’e geniş bir coğrafyanın işgal altında tutulması yeterli görülmüyor. Fırat’ın doğusundaki Kürt siyasal politik toplumsal yapının tamamen dağıtılması ısrarı sürdürülüyor. Ezme konseptine bağlı olarak Güney Kürdistan’da Qandil’e doğru “pençe 1-2-3” seri askeri harekatları sürdürüyor. Tüm adım ve hamleler Kürt ulusal kuvvetlerinin her yerde ezilmesi amacı doğrultusunda gerçekleşiyor. İçeri de ise yerel yönetimden, milletvekiline varana dek Kürtler amansızca baskı altına alınıyor, eziliyor.

Türkiye’nin savaştaki ısrarı ulusal baskı uygulamasından ileri gelmektedir. İşgalin genişlemesinin ekonomik temeli ise kuzeydeki Kürdistan pazarının kaybedilmemesi için diğer Kürdistan parçalarının denetim altına alınması, yine bu doğrultuda kendisinden daha güçsüz görülen Irak ve Suriye’nin hatta Lübnan, Ürdün ve Filistin üzerinde etki alanını genişletme ne pahasına olursa olsun Kürtlerin bağımsız devlet kurmak için olası çaba ve gelişmelerin engellenmesi… ABD ve Rusya gibi iki büyük emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma üzerine kurulan – bir ona bir diğerine yanaşacak biçimindeki – politika ile Türkiye Ortadoğu’da amaçlarına ulaşma peşindedir.

Ulusal baskı başından beri emperyalizmin Türkiye’deki politikasından bağımsız değildi. Fakat dünyada değişen güçler dengesi emperyalist ülkeler arası çelişmelerin keskinleşmesi ve nesnel şartların zorunlu sonucu olarak rekabet halinde olan emperyalist haydut devletlerin Ortadoğu’da önceliklerin değişmesi, birçok ikincil ve değişken faktörler nedeniyle eskiye oranla Türkiye ulusal baskı politikasını uygulamada ciddi zorlanmalar yaşamaktadır. Örneğin çıkarları doğrultusunda Batı Kürdistan’da Kürt yönetimi ile ilişkiyi ilerletmek isteyen emperyalist ABD ile Kürtleri tümüyle ezmek için ordusunu sahaya indiren Türkiye arasında ciddi gerilimler yaşanmakta ve çıkar çatışması ortaya çıkmaktadır. 1945 sonrası ABD emperyalizminin uydusu anti-komünizm cephesinin piyadesi Türkiye gelinen aşamada ABD – NATO’ya karşı Rusya-Çin bloğu ile diğer ifadeyle “Avrasya” ile yola devam kartını ileri sürebilmektedir.

 “Güvenli Bölge” Bahane Amaç İşgal

Tüm bu çelişmeler ve akışkan tutarsız siyasi politik gelişmelere rağmen Türkiye Ortadoğu’da ABD emperyalizminin yıkıcı askeri işgal ve yeniden şekillendirme politikasının bir parçası olmaya devam etmektedir. Nitekim “güvenli böğe” oluşturulması mutabakatı ABD ile gerçekleştirildi.

Hatırlanacak olursa ABD ile mutabakat sağlanmadan evvel medyada Türk ordusu Rojova’ya girdi-girecek rüzgarı estirildi. Türk dışişleri “Suriye’de ABD ile anlaşma sağlanmaması halinde güvenli bölgeyi tek başımıza oluşturacağız” tekrarlayıp dururken, bu planda kararlı olduklarını ABD ve Avrupa’yı inandırmak, kabul edilmezse Rusya’ya yaklaşabileceklerine dair hatırlatmaların canlı basıncından yararlanılarak ABD’den mümkün derecede tavizler koparmaya odaklanıldı. İşgal için ordu sınırda bekletilirken ABD diplomatik, askeri heyeti ile günlerce müzakereler sürdürüldü. Oyalamaya tahammül edilemeyeceği söylendi.

Açık olan şu ki: mutabakattan önce yada sonra her hangi bir ölçekte Batı Kürdistan’a yapılacak bir işgal harekatı ABD onayı olmaksızın yapılamaz.

Diğer yandan Avrupa birliği ülkeleri göçmenlerin serbest bırakılması ile tehdit edilerek plan kapsamında olası işgale sessiz kalmaları, çeşitli düzeylerde destek verilmesi istendi. “İzmir’i açsak 35 bin kişi Avrupa’ya gider. Bakalım neler oluyor” diyen içişleri bakanı S. Soylu’nun açıklamasının tamda ABD-Türkiye heyetlerinin “güvenli bölge” üzerine görüşmeler gerçekleştirdikleri zamanda yapılması rastlantı değildi. Çünkü AB’nin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Efrin işgaline destek verildiği gibi Rojova Kürdistan’ın batısına da yapılacak işgale de destek istenmektedir.

Yine aynı tarihlerde Rusya, Türkiye, İran’ın garantör ülke olduğu Soçi-Astana süreci 13. turundaki ortak açıklamada “Suriye’nin kuzey doğusunda Kürt otonomisi oluşturması yolundaki girişimlerin kararlılıkla reddedildiği” belirtildi. Bu ülkeler daha önce de olduğu gibi Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ortak görüşünü yenilediler. Suriye’de siyasi çözüm bulunması amacı ile oluşturulduğu iddia edilen Astana’da Kürt ulusunun bastırılmasına yönelik ortak karar alınmasına bakıldığında nasıl bir “siyasi çözüm” anlayışında oldukları da görülüyor.

Rusya üzerinde anlaşmaya vardıkları Astana anlayışına uygun “Suriye’nin Kuzey Doğusunda bir otonom bölge oluşturulmasına karşıyız” açıklaması yaptı.

Gerek Rusya gerek ABD gerek ise bölge devletleri olsun “siyasi çözüm” den söz ettiklerinde bunda kendi çıkarlarından yana bir “çözüm” istendiği anlaşılmalı. Bu nedenle çatışma sürmektedir.

Tüm bu görüşme, açıklama trafiği içinde nihayetinde “ABD’nin Türkiye’nin bulunduğu noktaya gelmiş olduğu” sevinçle belirtildi ve Batı Kürdistan’ın doğu kısmında tüm sınır boyunca ABD-Türkiye arasında “güvenli bölge” oluşturulması üzerine varılan anlaşmanın uygulanacağı ilan edildi. Türkiye 38 km derinlikte mutlak kontrol isterken, sınır boyunca 5 ile 14 km arasında değişen derinlikte ABD-Türkiye ortak devriye yapılması, ortak kontrolün sağlanması, YPG’nin sınırdan çekilmesi, mevzilerin kapatılması gibi konularda anlaştıkları yansıtıldı.

Türkiye “güvenli bölge” anlaşmasının içinde YPG’nin olmadığını belirtse de SDG G. Komutanı Mazlum Kobani “güvenli bölgeyi Türkiye’ye karşı kendilerinin istediğini, ABD aracılığı ile Türkiye ile dolaylı olarak yılın başından beri (Ocak 2019) görüştüklerini açıkladı.

Rojova Kürdistan’da Kürt hareketinin sınırlanması ve Türkiye’nin isteklerinin karşılanması yönünde İmralı’da A. Öcalan üzerinde de yoğun baskı oluşturulduğu bilinmiyor değil. “Güvenli bölge” tartışmaları ve heyetlerin görüşmeleri sürerken İmralı kapısının açılması ve A. Öcalan’dan “Türkiye’nin güvenlik kaygılarının dikkate alınması” vurgusu yanında meselenin demokratik müzakere yolu ile çözülebileceği yönlü mesajların kamuoyu ile paylaşılması bir biçimde bu tartışmaların içinde İmralı’nın da dahil edildiği fikri ve yorumlarına yol açtı.

“Güvenlik” vurgusu Türkiye için amaca ulaşılması için meşruiyet yaratma gerekçesidir. Bir yandan dolaylı görüşmeler ile isteklerde bulunulmakta, öte yandan ordu gücünü bir tehdit olarak hazır tutmakta ve Kürtleri egemenlik altına alması için her yola başvurulmaktadır. Kürt ulusunun yurtlarından edilmesi, yerlerine İslamcı paralı katillerden oluşan “ÖSO”nun denetiminde Araplaştırılması ve uzun vadede mümkünse Türkiye’nin sınırlarına dahil edilmesi planı özünde bir jenosit planıdır.

Sınır boyunca ABD askeri ile Türk askerinin “Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi için” devriye çıkarılması ve etkin denetimin Türkiye’nin istediğini karşılamadığını kısa süre sonra yeniden YPG’nin kontrolünde olan bölgenin denetimi Türk ordusuna bırakılmazsa, üç hafta içinde bölgeye girileceği açık açık R.T Erdoğan tarafından açıklandı. Bu tutumla “sınır güvenliği” gerekçesinin bahane olduğu da daha açık görülmüş oldu. Kürtlerin Batı Kürdistan’da mutlak denetim altına alınması dışında hiçbir gelişme işgalci Türkiye’nin stratejik gayesini karşılamaz.

Bırakalım güvenlik tehlikesini etnik temizlik tehlikesi ile karşı karşıya kalan Kürtler ve oradaki çeşitli milliyetlerdir. Tehdit olan ve jenosit tehlikesi yaratan bölgenin etkin saldırgan gücü faşist Türk devletidir, tehdit altında olan ise milli baskı altında inleyen, kölelik dayatılan Kürt ulusu ve çeşitli milliyetlerdir. Rojova Kürdistan’da işgal tehlikesi ve tehdidine karşı orada yaşayan halkın kitlesel gösterileri protesto ve yürüyüşleri, ilerici, demokrat, devrimci tüm dünya halklarını duyarlı olmaya, tepki göstermeye çağırmaya dair çığlıkları burjuva Türk medyası tarafından görmezden gelinmektedir.

Savaşta ısrar emperyalist askeri sanayi tekelleri ve bürokratik, askeri, rantçı faşist deflet düzeninin yağma ekonomisi ve ulusal baskının ekonomik temelinden beslenen egemen işbirlikçi Türk burjuvazisinin sınıf çıkarlarına uygundur. İşçi sınıfı, emekçi köylülük ve tüm halk kitleleri ise savaşın maliyetini, savaşta yitirdikleri evlatları ve her geçen gün çok daha ağır bir yoksullaşma ile ödemektedir.

Mazlum Kürt ulusunun ordu gücüyle baskı altına alınması, bunun için sonu gelmeyen savaşla Kürt ve Türk halklarının arasına düşmanlık yaratılmasında Türk proletaryasının hiçbir çıkarı yoktur ve olmayacaktır da. Sınıf bilinci almış proletarya ulusal baskıya karşı durmaya, haksız savaşa karşı durmaya yönelik görevinde daha etkin olmak durumundadır.

Emperyalist burjuvazi ve onların uşağı komprador burjuvazi, nerede olursa olsun kapitalist sınıflar ve genel niteliği ile burjuva toplum düzeni ulusların tam hak eşitliği ve özgürlüğü konusunda tutarsızdır ve ikiyüzlüdür. Çünkü burjuvazi sadece çıkarını düşünür, büyük sınıf menfaatleri gerektiriyorsa yabancı bir ulusun toptan kırıma uğratılmasında hiçbir sakınca görülmez. Avrupa’nın göbeğinde bağımsızlık istendiği için Katalonlar bastırıldığı gibi Filistin’in İsrail potinleri altında, Kürdistan’ın Türk, Fars, Arap burjuvazisinin ayakları altında ezilmesi çıkarlarına uygun düştüğü için meşru görülür.

Ulusların tam hak eşitliği ve her türden ulusal ayrıcalığın sonlandırılması meselesinde tutarlı olan yalnızca devrimci proletaryadır, komünistler amasız, fakatsız bu ilkesel anlayışa uygun olarak Kürtlerin bir ulus olarak özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma hakkının tanınmasını, milliyetler üzerindeki her türden baskının sonlandırılmasını savunmaktadır.

Savaş konsepti ve Türkiye’nin amansız ulusal baskı politikası kapsamında yeniden Amed, Merdin, Wan büyükşehir belediyelerine atanmış kayyumlara karşı çıkılması ancak ulusal baskıya, savaşa, işgale karşı duruşla birleştirilmişse tutarlı olacaktır. İçeriksiz barış sloganlarının atılmasından ziyade savaşı doğuran, Ortadoğu’yu etkisi altına alan Kürt ulusunu büyük acılara boğan ulusal baskı politikasına ilkesel düzlemde karşı durulmasına ihtiyaç vardır.

Asgari düzeyde demokrasinin savunulması ulusal baskıya, savaş politikalarına, işgale, kayyum atamalarına, doğa talanına, silahlanmaya, baskı ve yasaklamalara karşı durmayı gerektirir.

Related Post

Seçmen İradesine Devlet Gaspı

Posted by - 7 Mayıs 2019 0
Haber Merkezi: Yerel seçimler sonuçlandı ama tartışmaların sonu gelmedi. Dünyanın sayılı metropollerinden İstanbul’un seçilen büyükşehir belediye başkanına mazbatanın verilmesi iki hafta…