PROLETER DEVRİMCİ ÇİZGİYİ BÜYÜT, NİSAN GÜNEŞİ İLE BÜTÜNLEŞ

122 0

Haber Merkezi: (Partizan Gençlik’ten) Toplumun sınıflara bölünmesi ve egemen olan sınıf ile ezilenler arasında süren sınıf mücadeleleri tarihin akışında her zaman kilit, belirleyici bir role sahip olmuştur. Üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin şekillendirdiği toplum yapısında; üreten, ileriyi temsil eden sınıflar ile mevcut gerici sistemin koruyucusu egemen sınıflar arasında süren bir mücadele vardır. Örneğin; bir dönem ilerici bir misyona sahip olan burjuvazi, bugün emperyalist-kapitalist sistemin egemen sınıfıdır ve üreten, ileriyi temsil eden proletarya ve halk yığınları üzerinde zor, baskı araçlarıyla tahakkümünü sürdürmektedir. Marks, Weydemeyer’e yazdığı mektupta; sınıfların varlığına ve sınıf mücadelelerine ilişkin tespitlerin burjuva iktisatçılar tarafından kendisinden daha önce yapıldığını belirtir. Komünist Parti Manifestosunda ise kapitalist düzende burjuvazi ile proletaryanın ne şekilde konumlandıkları şöyle ifade edilmiştir: “Burjuvazi kendisine ölüm getirecek silahları yaratmakla kalmamış bu silahları kullanacak proleterleri yaratmıştır.” Devrimin ve proleter devrimci mücadelenin kararlılıkla yürütülmesi gerektiğini bugünkü koşullarda daha net bilince çıkarmamız gerekiyor. Burjuvazi, işçi sınıfı ve halk kitleleri üzerindeki tahakkümünü acımasız bir şekilde sürdürmektedir. Onların egemenliğini sürdürmek için kullandıkları zor, baskı araçları denilen olguları geniş bir çerçevede ele alabiliriz. Tekelci emperyalist devletler ve yarı-sömürgeler tek tek her ülkede askeri yapılanmalarını giderek büyütüyor. Bu durum; hem bir yönüyle kendi aralarındaki rekabet ve paylaşım mücadelesinde üstünlük sağlamak için, hem de işçi sınıfının büyüyecek mücadelesini (tarihsel örneklerde de olduğu gibi kanla, zorla bastırmak içindir. Askeri örgütlenmeler, hapishaneler vb. araçlarla burjuvazi komünist devrimci hareketi ezme mücadelesini aralıksız sürdürmektedir. Onlar, ezilen milyonların öncülerini yok etmek için her türlü silahı, aracı devreye koyarlar. Ancak bu yeterli değildir. Zira ezilen milyonların mücadelesi meşrudur, haklıdır ve sistemin artı-değer sömürüsünü derinleştirme ve pazarlara hakim olma mücadelesinde milyonların yaşamını yıkıma uğratma gerçekliğinden ileri gelir. Egemenlerin hiçbir silahı işçi sınıfının mücadelesinin meşru, haklı olduğu gerçeğini yok edemez ve burjuvazi de bu gerçeğin farkındadır. O nedenle emperyalist burjuvazi her türlü zor aracının yanında ideologları aracılığıyla “sınıflar mücadelesinin tarihe karıştığı, komünizmin öldüğü” görüşlerini yayarak kitleleri mevcut düzeni değiştirmeden kısmi reform mücadelesine razı etmeye çalışır. Reformlar için mücadele etmeyi komünistler elbette reddetmez; ancak zamanla reformların birer amaç haline gelmesi yada bir diğer yönüyle ilkesel olarak reddetmeyeceğimiz mücadele biçimlerinin, araçlarının giderek amacı tüketen bir hal alması ciddi bir tehlikedir. Bir dönemin Marksistleri zamanla Marksist maskeyi yüzünden atmaya gerek duymadan onun birer düşmanı haline gelmiştir. Komünistler reformizmin, revizyonizmin, sosyal-demokrasinin tarih içinde nasıl bir gelişim seyri izleyip proleter devrimin birer düşmanı haline geldiğini iyi bilirler. Örneğin; Heywoold, sosyal demokrasinin birkaç özelliğini şöyle özetler: “Sosyal demokrasi, siyasal değişimin barışçıl bir biçimde ve anayasa çerçevesinde olması gerektiğini kabul eder. (…) Kapitalist sistemin kusurları, bir iktisadi ve sosyal mühendislik süreciyle devlet müdahalesi sayesinde giderilebilir.” Credit Suisse’nin 2017 küresel raporuna göre, 2017’de üretilen servetin %82’si %1’lik dilime gitmiştir. Şunu sormak gerekmez mi? %1 ile %99 arasındaki uçurumun bu kadar derin olduğu ve her geçen gün eşitsizliğin giderek derinleştiği bir sistem, hangi burjuva devletin iktisadi mühendisliği ile düzeltilebilir? Sorunun kaynağına karşı mücadeleye yönelmeden, burjuva devletten iktisadi çözümlerle sorunu gidermesini beklemek, işçi sınıfının mevcut düzenin dişlileri arasında ezilmesine göz yummak demektir. Çözüm elbette bu şekilde değildir ancak Heywood’un sosyal demokrasi üzerinden özetlediği anlayış bugün etkilerini hissettirmektedir. Son birkaç yıl içerisinde özellikle borç batağı içinde sürüklenen yarı-sömürge ülkelerde işçi sınıfı ve halk kitlelerinin büyüyen mücadelesinin SYRİZA, PODEMOS gibi hareketlerle düzen içerisine hapsedilmek istendiğine şahit olduk. Devrimci potansiyeli düzen sınırları içerisine çekme maalesef ki coğrafyamızda da “SYRİZA’laşma” şeklinde karşılık buldu. Gelinen aşamada bu tip hareketlerin hükümete geldiği ülkelerdeki durum ortadadır. Gayet net ve açıktır ki, sosyal-demokrasi-reformizm-revizyonizm kitlelerin içerisinde bulunduğu durumu değiştiremez. Çözüm bilimsel sosyalist ideolojiyle proleter devrimci mücadeleyi büyütmektedir. Fikirler, kitlelerle bütünleştiği yani onların elinde maddi bir güç haline geldiği zaman halk kitlelerinin devrimci potansiyelini net olarak hissettirir. Komünizm ideolojisiyle harekete geçmiş kitlelerin karşısında ise ne tekelci burjuvazinin ne de onların yerli uşaklarının bir hükmü kalmayacaktır. “Komünizm hayaleti” denilen gerçeklik sınıf mücadelesinin amansızca sürdüğü bu sistemde sermayeyi temsil edenlerin en büyük korkusudur. Bu nedenle işçi sınıfının ideolojisinin karşısına her dönem bir teori çıkarmaya çalışmışlardır. A. Thiersin “Ah! Eskisi gibi olsaydık (…) zenginin daha fazla servetini elinden alarak kendi rahatına ve seninle aynı durumda olanların hepsinin mutluluğunu sağlayacaksın diyen felsefe için değil, tersine insana acı çekmek için dünyada olduğunu öğreten bu iyi felsefenin yayılması için yalnızca rahipler sınıfına güveniyorum.” demesi boşuna değildir. Düzeni değiştirmeyi öğütleyen teorilerin burjuvazi açısından ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Kapitalist düzenin resmi olan emek-sermaye çelişkisinin ve işçi sınıfının, emekçi köylülükle, halk kitleleriyle büyüyen mücadelesinin nesnel bir gerçekliği vardır. Thiers’in 1848’de söylediği sözler Paris Komünü’nü engelleyemedi yada Komün’ün kanla bastırılması 1917 Ekim Sosyalist, 1949 Çin Demokratik Halk Devrimine mani olamadı. Keza bugünde; “küreselleşmeciliğin” parlatıldığı, proletarya diktatörlüğünün Marksist maskeyle reddedildiği yada tarihi “din-kültür çatışması” olarak gösteren tezler proleter devrimci mücadelenin gelişmesini engelleyemeyecektir. İdeolojik saldırılar ancak bilimsel sosyalizm ideolojisindeki netlikle aşılır. Bu nedenle diyalektik materyalist ve tarihsel materyalist bakış açısını, yöntemini kavramalı ve proleter devrimciliği büyütmeliyiz. Devrimler ise tarihin bir lokomotifi olmakla birlikte proleter devrim kendiliğinden gerçekleşecek bir süreç değildir. İşçi sınıfının öncü örgütlülüğünü ifade eden ve halk kitlelerinin damarlarına işlemiş bir komünist parti günün en acil ihtiyacıdır. MLM ideoloji rehberliğinde çelikten bir disiplinle örülü komünist partinin büyütülmesi görevi komünist-devrimcilerin omuzlarındadır. Lenin yoldaşın özetlediği şekilde şöyle söyleyebiliriz: “Öncü savaşı rolü ancak en mükemmel teori rehberliğindeki bir parti tarafından yerine getirilebilir.” İdeolojik, ekonomik, siyasi mücadele alanlarında komünist partisi üzerine düşen sorumlulukla ideolojik mücadeleyi aralıksız sürdürmeli ve siyasi iktidar mücadelesinde devrimci savaşı merkeze alarak günün ihtiyaçlarına uygun şekilde konumlanmalıdır. Can damarı olan kitlelerle bütünleşmiş bir parti ideolojik netliği ve mücadeleyi kararlılıkla sürdürdüğü oranda siyasi iktidar mücadelesinde görevini yerine getirebilir ve ilerlemeyi sağlayabilir. Sağ tasfiyeciliğin etkisinin derinden hissedildiği günümüz koşullarında devrimci teorinin devrimci pratikle bütünleşmesi daha büyük bir önem arz etmektedir. Kaynağı işçi sınıfı ve onun ideolojisi olmayan her türlü oportünist-revizyonist akımın kitleleri Marksist sloganlarla düzene hapsettiği, faşist devletin saldırılarını giderek arttırdığı şartlarda Maoist komünistlerin her alanda ihtiyaca uygun şekilde konumlanması ve mücadeleyi büyütmesi gerekmektedir.

Kısaca bahsettiğimiz gibi sınıflar mücadelesi nesnel bir gerçeklik, işçi sınıfının öncü örgütlülüğünü ifade eden KP’ni örgütlemek de bir zorunluluktur. Temelleri komünist önder İbrahim Kaypakkaya tarafından atılmış Maoist Parti’de bu nesnel gerçeklikler üzerine inşa edilmiştir. 47. yılına yaklaştığımız Maoist Parti’nin köklerine tutunarak büyüttüğü mücadele başta bahsettiğimiz gerçekliklerin coğrafyamızdaki yalın yansımasıdır. Tarih sahnesinde yerini aldığı günden bugüne faşist diktatörlüğün saldırısı altında nice bedel ödeyen partimiz aynı zamanda her türlü oportünist-revizyonist akıma karşı kararlılıkla bilimsel sosyalist ideolojiyi savunmayı sürdürmüştür. Coğrafyamızda 68 gençlik hareketinin yükselişi ve suskunluğa, pasifizme karşı 1971 silahlı devrimci çıkış önemli bir atılım noktasıdır. Bununla birlikte komünist önder Kaypakkaya yoldaşın MLM ideolojiyi savunuşu ve onu somut koşullara uygulayışı 71 çıkışının ardından İbrahim yoldaşı komünist niteliğiyle diğer küçük-burjuva hareketlerden ayırmıştır. Kaypakkaya yoldaşın içerisine sokulmak istediği kalıpları parçalaması ve ihtilalci komünist irade ile mücadeleye atılıp partimizi yaratmasının kaynağı MLM ideolojidir. Onun, çıkışı ve en zor koşullar altında mücadeleyi, Halk Savaşını büyütme; partiyi yaratma, güçlendirme anlayışıyla bugün yapmak istediklerimiz arasında köprüyü kurabilmeliyiz. Evet, Kaypakkaya yoldaş birilerinin de sıkça vurguladığı gibi bir “ilah” değildir. Onu anlamak yalnızca reçetelerle hareket etmekle olmaz. Komünist önderin ardılı olmak günün koşullarına göre konumlanabilmekle mümkün olur. Ancak birilerinin sıkça vurgu yapıp unutmaması gereken bir gerçeklik vardır; Kaypakkaya yoldaş aynı zamanda sağ tasfiyeciliğe meydan okumadır. Kaynağı Marksizm, Leninizm, Maoizm olmayan her türlü akımın, Kaypakkaya resmiyle sunduğu sağ tasfiyeci teoriler klasik, “ilahlık, reçeteler, dogmalar” vurgularıyla dile getirilse de bu onlara MLM nitelik kazandırmaz!. İbrahim yoldaşın devlete bakış açısı, ulusal sorun, Kemalizm vs. konularda hakim olan anlayışları yerle bir etmesini bugün daha net olarak anlamamız gerekiyor. Ulusal sorunda KUH’ne yedeklenmeci pozisyonun ötesine geçemeyen; devlet konusunda, salt hükümet karşıtlığıyla; “hükümetler, seçimlerle parlamentoda çoğunluk olmayı kaybedince siyasi iktidar da değişecektir” tespitini yapan, proletarya diktatörlüğünü Marksist maske ile reddeden sağ tasfiyeci akımlara karşı Kaypakkayacı komünist hareketin ideolojik mücadeleyi büyütmesinin ve siyasi iktidar mücadelesinde devrimci savaşı merkeze alarak konumlanmasının önemi ortadadır. Bugün açısından ödediğimiz bedelle bulunduğumuz nokta arasında uçurum olduğunu söyleyebiliriz. Dağınık ve parçalı durumda olan Maoist güçlerin tekrar toparlanabilmesi ve kendiliğindenci, pasif ruh haline son verilip Halk Savaşı’nın büyütülmesi görevi Maoistlerin omuzlarına yüklenmiştir. 24 Nisan’a yaklaştığımız bugünlerde aldığımız darbelerin nedenlerini sorgulamalı ve ihtilalci komünist bilinçle, emekle ileri atılmalıyız. “Birde böyle olsun” diyerek sağ tasfiyeci dağınık ruh haline kafa sallamak yerine Maoist Parti’yi sınıf mücadelesinde hak ettiği konuma getirmeliyiz. Kaypakkaya yoldaşı ve 47. yılında 24 Nisan Güneşi’ni anlamak böyle olur. Elbette hiçbir sorun kısa zaman diliminde bir oldu bittiyle çözülemez. Ancak hangi ağır darbeyi alırsa alsın Maoist Parti yeniden ayakları üzerine dikilmesinin kaynağı olan Kaypakkayacı komünist iradeyi, ihtilalci mücadele azmini kaybetmemiştir. Günün ihtiyaçları doğrultusunda konumlanmayı da başaracaktır. Goethe’nin Faust’ta söylediği gibi: “Nedir gönlünüzü çeken / Yanmak mı, yakınmak mı?”  Yakınmayı bırakmanın ve Vartinik’teki kıvılcımın ateşinde yanarak, yürüyüşü güçlendirmenin vakti gelmiştir!.