Ekonomik kriz Türkiye’de derinleşiyor. Emperyalizme bağımlılık ise artıyor. Bu durumun emekçi halk kitleleri açısından anlamı şudur: büyüyen işsizlik, ücretlerin düşmesi, artan vergiler, metaların pahalılaşması, küçük köylülüğün ve küçük mülk sahipleri üreticilerin yıkıma uğramasıdır. Hali hazırda dışa bağımlılığın olmadığı bir tarım ürünü kalmamıştır. Yüksek borçluluğun döndürülemez boyutlara ulaşması iktisadi çöküş sinyallerinin yanıp sönmesini gösteriyor. Devletin zoruyla koltuğunda oturan zatın “buda geçer yahu” nutuklarının aksine ekonomik kriz emekçi halk kitlelerinin omzuna ağır bir taş gibi binmiştir. Söylendiğinin aksine emekçiler açısından geçen bir şey yoktur. Tencerede pişmesi gereken yiyecek her geçen gün azalmaktadır.

Krizin maliyetinin işçilere, emekçi halka yığılarak işin içinden sıyrılma çabası kapitalistler sınıfının genel karakteridir. Devletin sermayedarların yardımına koşması ve arttırılan vergilerle halkı soyması da meselenin bir diğer boyutudur.

Mevcut egemen sınıfın güç merkezileşmesini ifade eden Başkanlık sistemi tek elden devlet aygıtının güç kullanımını sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda engelsiz bir biçimde her şeyin yerine getirilmesi siyaseti normalleştiriliyor. Oysa sistem bütünüyle devlet şiddetine dayanarak ayakta kalıyor. AKP-MHP koalisyonu kitlelerin devrimci, komünist sınıf güçlerini ezen, Kürtlere karşı savaş sürdüren devlet diktatörlüğüne dayanmaktadır. Cumartesi Anneleri’nin oturma eyleminin yasaklandığı bir yönetimden söz ediyoruz. Yönetmekte zorlanan sömürücü sınıflar daima şiddete sarılmaktan geri durmamışlardır. Türkiye’de koyulaşan faşizmin siyasi temsilcileri devrimci dinamikleri yok etmekle övünüyorlar. Demokratik direniş gösteren kesimler ise polis, ordu, hapishane, mahkemelerle susturuluyor, hapishanelere atılıyor. Tüm bunlara rağmen toplumsal direniş potansiyelinden korkmaktadırlar.

Para dilenmek için kapısında dolandıkları emperyalist Avrupa ise Türkiye’nin faşist başkanlığını desteklemektedir. Onlar için Türkiye büyük bir pazar, Rusya’ya kaptırılmaması gereken bir ön cephe gücü, Ortadoğu’daki etkinlik ve pazar egemenliği için bir üs alanıdır. Almanya, Fransa, İngiltere bizzat Türkiye’deki faşizmin sorumlusu ülkeler olarak bu konuda emperyalist ABD’nin ortaklarıdır. Bu anlamda merkezileşmiş devlet gücünü temsil eden RTE’yi tutmaları şaşırtıcı değildir. 470 milyar dolar dış borcun neredeyse üçte ikisini kontrol eden 4 Avrupa bankasının Türkiye’deki sermaye egemenliği dikkate alındığında AKP/RTE’nin “yardımına” koşmalarının şaşırtıcı yanı yoktur. Aksinin düşünülmesi koşulların anlaşılmadığını gösterir.

“Fırat kalkanı” Efrin ve akabinde Qandil’e, Güney Kürdistan’ın işgal girişimi, Şengal’e saldırı ABD, İngiltere, Fransa, Almanya desteği ve onayı ile olmaktadır. Almanya üst üste Türkiye ile askeri anlaşmalar yapmakta, silahlar satmaktadır. Silahlar ve gelişmiş teknoloji ile donatılmış silahlar içte ve dışta mazlum Kürt ulusuna karşı kullanılmaktadır. Burjuvazi her yerde sadece kendi çıkarı yönünde hareket eder. Bu gerici sınıftan demokratik bir tavır asla beklenemez.

Öte yandan toplumsal olguların uzlaşmaz zıt yönleri unutulmamalı. Faşizmin koyulaşması demokratik toplumsal direniş dinamiklerinin toplumsal olarak demokrasi talebinin ve dahası sınıf mücadelesinin gelişme potansiyelinin birikmiş varlığını gösterir. Baskı ve şiddete dayanan sömürücü sınıf egemenliğine karşı toplumsal direniş çok çeşitli biçimlerde varlığını koruyor ve direniş sürüyor. Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemi bu nedenle devleti ve siyasi temsilcisi RTE/AKP’yi korkutuyor.

Kürtleri görmezden gelerek mücadele eden güçlerini ezerek parlamenterlerini, belediye eş başkanlarını, temsilcilerini tutuklamakla Kürt ulusun direnişi bitmiş olmuyor. Komünist devrimci kuvvetlerin darbelenmesi, yoğun ve gaddarca baskı altına alınmasıyla sınıf mücadelesi bitti anlamına gelmiyor.

Ne olursa olsun ileriye doğru toplumsal gelişmenin kuvvetleri kararlılıkla direnişlerini sürdüreceklerdir. Faşist diktatörlük er yada geç bilinçli halk kitlelerinin mücadelesi ve engellenemez kuvvetiyle yıkılacaktır. Gelecek karanlığı temsil eden sınıfların değil, aydınlığı temsil eden devrimci kitlelerin elindedir. Bu nedenle diyoruz ki, mücadele özgürlüğü kazanana dek sürdü, sürecektir.

Related Post

ÇİZGİYİ TEMSİL ETMEK

Posted by - 10 Eylül 2018 0
Örgütlenmeyi öğrenmek, onda ustalaşmak sınıf mücadelesinde belirleyici önemdedir. Devrimci bir teori ortaya çıktıktan sonra benimsenen teori ışığında siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesi…

Mücadele Süreklidir.

Posted by - 30 Ağustos 2018 0
Koşulların zorluğu tartışmasız bir olgudur. Emperyalist sistem dünyayı bir ağ gibi sarmıştır. Sadece sermayenin çıkarları gereği bir çok zayıf ve…