Kanla Yazılan Tarih Silinemez, Halkın Günlüğü’nün Çarpıtması Boşunadır.

108 0

Haber Merkezi: ( Taylan Küçük) Tarihi bilmek, günü ve geleceği görebilmek için çok önemlidir. Bireyin yada örgütün bir gücün hafızası sahip olduğu tarihidir. Tarihini bilmeyenler mutlaka öğrenmelidir. Zira tarihi olduğu gibi aktarmak anlatmak yerine çarpıtanların ve bilmeyenlerin sayıları oldukça artıyor. Özellikle yakın tarihi olayları kapsayan kimi süreçlerin yazımlardaki aktarımlarının yalan, yanlış, kendine göre yorumlama, tahminlerde bulunma, çarpıtma vs. şeklinde kamuoyuna yansıtılması “bu kadar da olmaz” dedirten can sıkıcı cinstendir. Her şeyden önce şunu belirtelim ki; “tarihini çarpıtan bir toplum nörotik bir kişi, tarihini bilmeyen toplum ise hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir.” Geçmiş ve yaşadığı tarihin doğru ve yanlışlarının aktarımında Marksistler, bilimsel yöntem ve öğretilerinden sapmadan bu görevi yerine getirirler. Sağdan, soldan duyumlarla, dedikodularla, kasıtlı çarpıtmalarla elde edilen dolaylı bilgiler üzerinden ne tarihi olaylar anlatılır nede sahip olduğu o tarihin içerdiği direniş dolu sürecini sahiplenilmiş olunuyor. Bu anlamıyla MLM’ler yönteminde devrimci diyalektik bütünlüğü içinde tarihi olayları çeşitli yanlarıyla inceler, sürecin taşıdığı olgularıyla gelişmeleri birliği ve çatışmalı çelişkilerini bulur, olayın ve sürecinin birliğiyle olan bağlarını, somut ilişkilerini objektif seyri içinde ele alır ve sonuç alıcı hamlelerde bulunur. Bu bilimsel doğruyu anahtar olarak kullanır.

Maoist hareketin tarihinde yaşanan her olay, direniş ve eylem çarpıtılamayacak derecede açıktır. Ne denilmişse, ne yapılmışsa doğruluğu savunulmuş, yanlışının da özeleştirisini yapmıştır. Bu gerçeği algılamada tarihin koşulları içinde somut bilgiye dayalı değil de, dışından dolaylı ve sübjektif değerlendirmelerle gerçekleri çarpıtan yaklaşımlarda bulunmakla başından itibaren sürecin özelliğini anlamaları zordur. Zaten böylelerinin doğruyu aktarma çabaları da olmaz. Tarihini yok ve kötü sayan, olumsuzluklar üzerinden anlatan Kıta Avrupa’nın “koruyucu melekleri” ile kol kola girip siyasette kendisini risklerden koruyan, sosyalizm tarihine ve peşinden kendi partisi tarihine istikrarsızlaştırıcı ve spekülasyonlar yaparak faaliyette bulunanları üzüntüyle ve acıyla izlemekteyiz.

Halkın Günlüğü tarihi çarpıtarak, saldırarak ne yapmaya çalışıyor?

Genelden özele önce sosyalizm tarihini sonra ait olduğunu iddia ettiği Maoist parti tarihini olumsuzluklar üzerine kötü gösterme, direniş dolu tarihlerini inkar etmek ile sürdürmeye devam ettiği, yanı sıra tarihi çarpıtma ve yanlış bilgilere dayanarak aktarımlarda bulunması her geçen gün yazdıklarıyla kendilerini gündem yapma marifetinde bulunuyorlar. İnternet sayfalarında döktükleri yalan ve çarpıtmalarla aynı paralelde en son Halkın Günlüğü gazetesinin Aralık 2019-4. sayısında 19-22 Aralık 2000 hapishaneler direnişi ile ilgili yazıda doğru olmayan beyanlarda bulunulmuş, tarihi çarpıtmada ve kendine göre yorumlamada bulunmuşlardır.

Maoist hareketi birlik karşıtı gösterme, dönemin gelişmelerine karşı aykırı davranmakla ve Ölüm Orucu eylemini bir dayatma biçiminde yansıtarak aslı-astarı olmayan iftira içeren ithamlarda bulunuluyor, zan altında bırakılıyor. Kendi tarihini bilmiyorsan konuşmayacaksın, yazmayacaksın! Madem yapamıyorsan geri dönük arşiv taraması yaparak gerçeklere ulaşırsın. Elbette amaç parti tarihine saldırmak olduğu için ötesi teferruattır. Doğru bilginin kaynağı somut olgular ve sürecin kendisidir. Bilgi sahibi olmadan sağdan, soldan, ortalıkta dolaşıma sokulan yığınla yalan, yanlış bilgilerle ve bu bilgilere dayanılarak yapılan yorumlamalarla eylem ve direniş tarihi anlatılamaz. Bu bilimsel bir yöntem değil. Unutulmaması gerekir ki, tarihte yapılan her direniş kayıtlıdır. Gerçekler ve kahramanlıklar hafızalara kanla yazılmıştır, silinemez!

Halkın Günlüğü 19-22 Aralık 2000 direnişini ve yapılan katliamı uzun yıllardır pekte hatırlamamasına rağmen 2019 yılının yıl dönümünde hatırlayıvermiş! Bu hatırlamayı da tarihi süreci doğru değerlendirmeyerek hem çarpıtıyor, hem de anlaşılan o ki yazarları bilgi sahibi olmadığı halde yine bildik bilgiç tutumunu bu konuda da sürdürüyor.

Şöyle diyor:

1)     “… Ölüm Orucu direnişinin erken başlaması tartışmasını bu kesitte sürdürme yerine, bu erken başlamanın devrimci güçler arasında yarattığı ikili tutum üzerinde tartışmak daha faydalı olacaktır. (…) sürdürülen tartışmalar sonucunda, merkezi koordinasyonu oluşturan devrimci güçlerin F Tipi saldırısına karşı Ölüm Orucu dahil her türlü araç ve yöntemle direnme kararında ortaklaşmalarına karşın, bu ortaklığın zamanlama konusunda parçalanması sürecin en ciddi politik hatası olarak görülmek durumundadır…

(…) Devrimci ve komünistlerin bu gibi süreçlerde oynaması gereken tarihsel rol tüm farklılıklara rağmen, ortaklığı ve birlikteliği daha ileri düzeyde sağlama politikasıdır, iradesidir. Maoist güçler olarak, bu iradeyi gerek yaşanan süreç başında ve gerekse de bugün politik bir özne olarak ortaya çıkaramamışsak, ayrıştırıcı rol oynamışsak, bunun özeleştirisini devrimci sorumluluk gereği vermekten kaçınmamalıyız. (…) tüm devrimci güçlerin, eylem birliği ekseninde, ortak hareketi esas alınmalıydı…” (Halkın Günlüğü 2019 Aralık Sayı 4)

Marksist bilim olguları toplar yan yana koyar, gözlemler, ayrıştırır, birleştirir, sınıfsal ve siyasal-politik olarak analiz eder. Sürecin içinde yer alan veya almayan aktörlerin öncesinde ve sonrasında neler söylediğini izler, birbirini hangi açıdan ve nasıl etkilediklerini, iç ve dış durumu oluşturan olguların nasıl oluştuğu ve stratejik açıdan etkisi hangi boyutlarda olduğu vb. üzerinde çalışır. Belirlenen, tercih edilen siyaset bu bilimsel anlayış üzerinde oluşturulur, tercih edilir. 20 yıl sonra birilerinin çıkıp böyle bilgiçlik yapması ve çok yüksek “birlikçi” olduğunu anlatmaya çalışması hem komik hem de trajiktir. Kendi iç birliğini sağlayamayan, kendi gücünü sürekli parçalayan tasfiyecilikte sınır tanımayan pejmürde hallerine dönüp bakmak yerine yaşanan kahramanca bir direnişi yalan yanlış bilgilerle anlatıp Maoist hareket adına özeleştiride bulunuyor. Kimsiniz? Hangi hakla? Anlamak zor.

Süreci kısaca özetleyelim: Ölüm Orucu direnişinin erken başlaması tartışması; eylemin yarattığı etkiyi ve dönemin şartları içinde devrimci halk kitlelerinin birliğini yakalamasını bloke etmeye çalışan devlet ve ona yedeklenen reformist hareketler ile birlikte aynı düzlemde buluşan kimi devrimci yapıların karalayıcı, süreci manipüle etme çabalarını bugün bile halen sürdürüyor olmaları manidardır. 20 Ekim 2000 tarihinde F Tipi hücre hapishanelere karşı başlatılan Ölüm Orucu direnişi Maoist hareket ile birlikte iki örgütün “birlik” karşıtı tutumuyla örgütlenemeyecek kadar hassas ve ciddi bir süreçtir.

F Tipi hücre hapishanelerin inşa edilmesine başlandığı (1999 yılında) tarihten itibaren Maoist hareket önce kendi içinde bütün hapishanelerdeki örgütlü gücü ile konuyla ilgili bir tartışma süreci başlatmış, sürecin hangi argümanlarla, eylem biçimleriyle karşılanması gerektiği ve görüşlerin kararlaşması için uzun bir tartışma toplantılarıyla sonuçlandırılmış, kararlaştırılarak bağlı olduğu ilgili birime iletilmiş, uygulamayı talep etmiştir. Sonuçta belirlenen kararlar onaylanmış, kesinleşmiştir.

Devlet komünist ve devrimci tutsakları politik olarak teslim almak, tecrit ederek etkisizleştirmek için stratejik – askeri politik – saldırı hazırlığı yapıyordu. Gerek medya üzerinden, gerekse yaptıkları açıklamalarda saldırıların mesajları verilmekteydi. Maoist hareket devletin bu stratejik yönelimini önceden görerek hazırlıklarını buna uygun yapmaya başlamıştır. Bu stratejik saldırı belirlenen stratejik bir duruşla geri püskürtülebilir öngörüsüne bağlı olarak konumlanmaya başlamıştır.

Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu (CMK) içerisinde yer alan örgüt ve partilerle söz konusu stratejik saldırıya karşı nasıl bir politik, taktik belirlenmesi gerektiği ve bunun ortaklaştırılması için 2000 yılının başından itibaren (Dokuz ayı aşkın) aylarca tartışmalar yürütmüşlerdir. Maoist hareket bu tartışma sürecinin örgütlenmesine bizzat öncülük etmiştir. Yürütülen tartışmaların yanı sıra dışarıda kamuoyunu devletin olası saldırılarına karşı duyarlı hale getirip, öncesinden harekete geçirip çeşitli eylemlerin geliştirilmesi sağlanıyordu. Çok etkili bir eylemlilik süreci başlamış olmasına rağmen F Tipi hücre saldırısını püskürtecek boyutta değildi. Dolayısıyla içerinin bu zorlu stratejik saldırıya karşı harekete geçmesi gerekiyordu. Çünkü saldırının boyutu ve iç-dış koşullar komünist ve devrimci tutsakların direnişe geçmelerini mecburi hale getirmişti. Bütün yönleriyle süreç ele alınmış, saldırıların Ölüm Orucu direnişiyle püskürtüleceği görüşü Maoist hareket ve diğer iki örgüt ile birlikte netleşmişti ve sürecin sonuna gelinmesinden dolayı – çünkü F Tipi hapishanelerin açılışı yapılmak üzereydi – 20 Ekim 2000 tarihinde Ölüm Orucu direnişini başlattılar.

CMK’da yer alan diğer örgüt ve partilerin sürecin dışında kalma gerekçeleri kesinlikle sübjektif ve ikna edici değillerdi. Kimisi “zamanlamanın erken olduğundan”, kimisi “ bu saldırıları Ölüm Orucu ile değil, fiziki direnişle püskürtürüz”, kimisi ise “ barikat kurarak geri püskürtürüz” vb. gerekçelerle Ölüm Orucu direnişinde yer almadılar ve ortaklaşma bu nedenle sağlanamamıştır.

Bu sürecin içinde ayrıştırıcı tutum takınanlar Ölüm Orucu’nda yer almayanlardır. Sonraki yıllarda devletin F Tipi hapishaneler ile ilgili yaptığı açık ve gizli çalışmaları, operasyonların biçimleri, hazırlanan ceset torbaları, operasyonun kodları ve Ölüm Orucu direnişi başlamadan aylar öncesinde görev alacak olan kolluk güçlerinin alanlara intikal ettirilip hazır tutulmaları gibi birçok ön hazırlıkların yapıldığı açığa çıktı. O günün koşullarında medya ve yapılan tatbikatlar herkes tarafından bilinmesine rağmen ve açılan dava yargılamalarında gizli yapılan her şeyin deşifre olmasına rağmen aradan 20 yıl halen ilk günkü gibi sübjektif değerlendirmelerde bulunmak ayıptır. Özellikle de bu sübjektif ve yalan beyanlara Halkın Günlüğü’nün dahil olması anlaşılır gibi değil, insan biraz utanır, arşiv taraması yapsanız bu komik ve ayıplı duruma düşmeyebilirdiniz. Ama amacınız tarihi kötü göstermek olduğu için zahmete gerek duymazsınız tabii ki.

Mesela neden Ölüm Orucu’nda yer almayıp, ayrıştırıcı, bölücü ve süreci manipüle etme çabasında olan kimi örgütlere yönelik bir eleştiri yapmıyorsunuz? Eylemin dışında kalmayı tercih ederek çok kötü bir dezavantaj yarattıkları hiç görülmüyor?!

Maoist hareket hiçbir şekilde ayrıştırıcı rol oynamamıştır. Aksine birleştirici gücünü sonuna kadar kullanmıştır. Ama bu zorlu süreci kaldıramayacak kadar ideolojik olarak kırılma yaşayan ve kendilerini korumaya alan (!) infaz indirimi yasası çıkacak diye dışarıya hazırlanan güçler ayrı durmayı tercih ettiler…!

2)     “(…) propaganda adına (…) eylemin kapasitesini aşan bir talep çizgisi ciddi zaaflar yaratacaktır. Bu anlamıyla F Tiplerinin varlık-yokluk meselesi olarak tanımlanması … ancak devrimle gerçekleşmesi olanaklı olan bazı taleplerin propaganda amaçlı konulması … sürece güç katmamıştır…” (Halkın Günlüğü 2019 Aralık Sayı 4)

Siz daha taleplerin içeriğini bile tam bilmiyorsunuz ve bunca yıl geçmesine rağmen halen anlamamışsınız. Deklere edilen 9 maddelik talep “eylemin kapasitesini” yada eylemi ilgilendirmeyen “devrimle gerçekleşmesi olanaklı olan” talepler içermiyor. Aksine o günün koşullarında hapishaneler özgülünde can alıcı sorunların çözümünü içeren talepler olduğu çok rahatlıkla karşılanabileceği durumdadır. Sırf karşıt bir söylem geliştirmek için F Tipi kapatılsın talebi üzerinde eleştiri yapmak sürecin yabancısı olduğunuzu dışa vuruyor. Bütün görüşmelerde ve kamuoyuna yansıtılan taleplerin içeriği makul ve belli değişikliklerin karşılanması ile sürecin selametle bitirileceği aktarılmıştı. Devletin ilgili komisyonuyla yapılan anlaşmada 18 kişinin gündüzleri bir arada olacak şekildeydi. Ama devlet bundan vazgeçmiş, saldırıyı gerçekleştirmiştir. Bunun taleplerin makul olmasıyla bir ilgisi yoktur. Bütün toplumun taleplerini içeren Ölüm Orucu direnişi elbette sadece devrimci tutsakların taleplerini içermiyordu. Çünkü teslim alınmak istenen sadece tutsaklar değil, tüm toplumu ilgilendiren anti-demokratik, insan haklarına aykırı ve dolayısıyla herkesçe kabul görülen ortadan kaldırılması gereken meşru demokratik taleplerdir. DGM’lerin kapatılması, TMY’nın kaldırılması yada Kürt ulusu ve diğer azınlık milliyet ve halklar üzerindeki baskıların son bulması siyasi talebinin eylemin muhtevasına uygun belirtilmesi gereken taleplerdir.

“Hayata dönüş” operasyonları kapsamı ve büyüklüğü itibarıyla öncesinde ciddi bir hazırlığın yapıldığını göstermektedir. Operasyon kararı MGK’da aylar öncesinden (yani Ölüm Orucu’ndan önce) alınmış içişleri, adalet bakanlıkları vasıtasıyla jandarma genel komutanlığı tarafından gerçekleştirilmiştir. Meclisteki muhalefet partilerinin tümü de onay vermiştir.

Operasyonun bora, atmaca, tufan adlandırılmasının yapılması bile çok önceden iç yazışmalarda kullanılmış mahkeme dosyalarında kamuoyuna yansımıştır. O sürecin bilinmeyen yanları kalmamıştır. Buna rağmen “böyle olmasaymış, şöyle yapılmasaymış” gibi doğru olmayan söylemlerde bulunulması direnişin ruhuna da aykırıdır. Sizden önce oportünistler, burjuvazi bunları fazlasıyla zaten yaptı. Aynı sakızı çiğniyorsunuz.

Sonuç; “Ölüm Orucu direnişinin zamanlaması meselesi… erken veya birlik meselesi daha can alıcı bir meseledir” söylemini tekrar edenler ne gariptir sürekli parçalayıcı pratikleriyle bu söylemin dışında kaldıklarını görmek istemiyorlar. Devlet 19 Aralık öncesi hiçbir şekilde anlaşmadan yana olmadığını, oyalama ve direnişin muhtevasını, etki gücünü zayıflatmak için hamleler yapıyordu.

Ölüm Orucu direnişinin amacı politik teslimiyete geçit vermemek ve tecrit-izolasyon içeren fiziki saldırıyı kırmaktı. F tiplerinin kapatılması hiçbir görüşmede öne sürülmemiştir, hapishaneler projesinin özünde yatan tredman (teslim alma) politikasını engellemekti. Bunun içinde ortak kullanım alanları elde etme talebi ön planda tutulmaktaydı.

O günün gelişmeleri içinde ayrıştırıcı tutum sergileyen oportünistler bu kadar bilgi, belge açığa çıkmasına rağmen halen o günün argümanlarında ısrar etmeleri ve buna Halkın Günlüğü gibilerinin eklenmesiyle genişlemesi küçük-burjuvazinin hatalı tutumlardan vazgeçme niyetinde olmadığını gösteriyor. Halkın Günlüğü’nün yazarlarının küçük-burjuva karakterleri bünyesini sarmış bir bütün olarak örgütlü gücünü eriten, parçalayan oportünist-revizyonist çizgide somut hal almıştır. Bu nedenle sürekli tarihine ve sosyalizm tarihine saldırmayı vazife edinmiş biçiminde hareket ediyor. Sürecin özünü, niteliğini ve aldığı biçimleri doğru anlayabilmek için sürecin maddi zeminini iç ve dış gelişmelerini doğru tahlil etmek gerekir. Küçük-burjuva oportünist yaklaşımlarla red eden ve inkarcı davranmakla bir şeyler kazanma koşulları da yoktur. Bu tarih sizin gibi oportünistlerin değil, direnenlerin ve sahiplenmeyi sürdürenlerin tarihidir.

Related Post