HALK KİTLELERİNİN DEVRİMCİ MÜCADELESİ İLE ÇÖZÜM OLUNUR

101 0

Haber Merkezi: Amed’de iki gün süren ‘’Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü Konferansı’’nda konuşma yapan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan net ve açık olarak AKP hükümetine ‘’çatışmalı sürecin sonlandırılarak yeniden Müzakere ve Çözüm sürecinin başlatılması’’ gerektiğini açıklayarak adres olarak Abdullah Öcalan’ın bulunduğu İmralı adasını adres gösterdi.

Zaman kaybetmeksizin ‘’müzakere ce çözümü dillendirenlerin terörün ve teröristlerin sözcüleri oldukları’’ beyanında bulunan AKP sözcüsü Ömer Çelik’in sosyal medyaya düşen açıklamalarından sonra kaybedilen şeyin yanlış yerde arandığı çok çabuk anlaşılınca bir gün sonra 28 Ekim’de ‘’Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü Konferansı’’nın ikinci gününde HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli bir açıklama daha yapma ihtiyacı duyarak çözüm adresinin AKP olmadığına işaret etti. Ama olan olmuştu. Müzakere masasına davet edilen AKP’den red cevabı alınınca ‘’AKP’den bir beklentimiz yok’’ denilmesinin siyaseten tutarlılığı bulunmuyor. Beklentiniz yoksa ne diye ‘’çözüm sürecine dönün’’ çağrısı yapıp duruyorsunuz?!

HDP’nin ‘’müzakere ve çözüm’’ çağrısına AKP’den ‘’savaşa devam’’ cevabı geldikten sonra çözüm gücü olarak Türkiye halklarının hatırlandığı HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin açıklaması şuydu, ‘’İktidardan bir beklentimiz yok. Eş Genel Başkanımıza cevap veren Ömer Çelik; bir kez daha barışı dışlayan, savaşı Türkiye halklarına dayatan konuşma yapmıştır. Türkiye’de kalıcı barışın hayata geçmesi için bir an önce Türkiye halkları ve toplumu iktidarın savaş çığırtkanlığı karşısında durmalı ve demokrasiden yana olanlar yan yana gelmelidir. Barış biran önce gerçekleşecektir. Bu bizlerin ve Türkiye halklarının mücadelesi ile olacaktır…Çağrımız Türkiye’nin emek ve demokrasi güçlerinedir.’’ şeklindeki açıklamada Sezai Temelli sancılı bir düzeltmeye ihtiyaç duyarak ‘’Bizim hükümetle masaya oturalım diye bir çağrımız yok. Konunun birinci muhatabı sayın Öcalan’dır. Öncelik tecridin kalkmasıdır’’ ifadelerini kullandı. (Yeni Yaşam Gazetesi 29 Ekim 2018 Sf 6)

Çağrının Türkiye’nin emek ve demokrasi güçlerine olduğuna dair düzeltme retoriğinin yanıt bulmayan çağrıya uydurulan bir kılıf olduğu çok açıktır. Ulusal sorunun veyahut da demokrasi sorunlarının çözüm gücünün Türkiye halkları olduğu siyasetine sahip olmak, demokrasi ve halk düşmanı olduğu yürüttüğü politika ile ayan beyan olan AKP hükümetini ‘’masa başına’’ davet edilmesini dışlar. Türkiye halklarının çözüm gücü olarak görüldüğü yerde AKP’nin adı olmaz. AKP’nin olduğu yerde ise Türkiye halklarının sınıf menfaatleri doğrultusunda bir gelişme olmaz.

Kürt Ulusal Hareketi’nin ve tüm devrimci hareketin tasfiye edilmesi, sistemin içine çekilmesi, devrimci komünist dinamiklerin parlamento çarkında alıklaştırılması, Kürt ulusunun ayrıcalıklı egemen Türk ulus devletine yeni koşullarda entegrasyonunu amaçlayan ve esasta PKK’nin silahsızlandırılıp tasfiye edilmesinin amaçlandığı ‘’barış ve çözüm süreci’’nin daha kapsamlı ve yıkıcı bir savaşla sonuçlandığı ortadayken. Hile, tasfiye ve daha yıkıcı ve kapsamlı bir savaşın Kürtlere karşı başlatılması ve sınıf bilinçli proletaryasının, tüm devrimci ilerici kesimlerin devlet zoruyla ezilmesi siyasetinin hükümeti olan AKP’den yeniden ‘’barış ve çözüm süreci’’ne dönülmesini istemek faşist devlet diktatörlüğünün halkın yararına düzenlemeler beklemekten başka anlama gelmemektedir. HDP’nin Eş Genel Başkanları Türkiye halklarını çözüm gücü olarak gösterdikleri değerlendirmelerinde bile AKP’den beklentilerini gizleyememekteler. Türkiye’nin demokratik çözüm bekleyen çelişkilerine çözüm üretecekleri düşüncesini topluma pazarlayan ve yığınları bu yanılsamanın yarattığı beklentiye hapsederek hareketsizliğe zincirleyen AKP’nin ‘’müzakere masası’’nın diğer sandalyesinde oturan tarafı olan HDP’nin faşist devlet balyozu ile darbelenmesi, Eş Genel Başkanları, milletvekilleri, 94 Belediye Eş Başkanları ile birlikte binlerce parti çalışan ve yöneticilerinin hapishaneye kapatılmasıyla finali yapılmış, ‘’çözüm süreci’’nden HDP’nin yeterli dersler çıkarmadığı görülmektedir. Açıklamalar bunca saldırı ve katliamlardan sonra HDP’nin AKP’den beklentileri olduğunu göstermektedir. Beklentileri körükleyen ve uzlaşmacılık zemini dışında bir yere oturmayan bu tarzı siyaset halk kitlelerinin birleşmesi ve kararlı mücadelesinde beklenti yarattığı oranda zarar vermektedir.

Kürtlere karşı sürdürülen savaş esas olarak 20’inci yüzyıldan günümüze devam eden faşist devlet politikasıdır. Devletin stratejik savaş politikasının siyaseten sorumlusu ise AKP hükümetidir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 20 Temmuz’da kurulmuş AKP-MHP-BBP-Vatan Partisi, Ergenekoncular ittifakı ve muhalefet gözüken ama Türkiye’nin savaş ve milli baskı politikasının en has savunucusu CHP’de bu savaş ittifakının parçası ve savunucudur. Tasfiye amaçlı kurulmuş ‘’müzakere masası’’ Dolma Bahçe açıklamalarından sonra AKP tarafından devrilmiş savaş politikasına geçilmiştir. Keza sürdürülen savaşın niteliği değişmiştir. Kürtlere karşı savaş Batı ve Güney Kürdistan’a taşmış ve sınır dışına çıkmıştır. Demokratik kimi hak kırıntılarının tanınması beklentisine dayanan politikadan, örgütlü Kürt ulusal güçlerinin sınır içinde ve dışında ezilmesi, yok edilmesi politikasına geçiş yapılmıştır. Ortadoğu’daki şartların yanı sıra Türk egemen burjuvazisinin yeni konumlanması, iç çelişkileri ve dış koşulların zorlayıcı unsurlarıyla birleşmiş iktisadi krizin burjuva siyasetin yönetememe krizine yaptığı etki; sertleşen emek sermaye çelişkisinin ezilen ve sömürülen yığınlar cephesinde biriktirdiği öfke, arayış ve yüzeye çıkma dinamiği hesaba katıldığında koşulların değiştiği görülür.

Cerablus’tan Efrin’e Türkiye’nin işgalci pozisyonu, Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin başta olmak üzere yakılıp yıkılan Kürdistan kentleri, binlerce tutuklanma, yüzbinlerce Kürdün yıkılmış kentlerinden göçertilmesi, uçak filolarıyla her gün bombalanan Kürdistan coğrafyası, ormanlarının yakılması, tarihin yok edilmesi, katmerleştirilmiş asimilasyon politikası, Suruç, Ankara, Amed, Gezi, 6-8 Ekim Qobani isyanlarında tarihe yazılan katliamlar; ve daha sayfalarca sayacağımız halk düşmanı siyasetin sorumlusu AKP’ye tekrardan ‘’müzakere masası kur’’ çağrısının yapılması değişen nesnel koşulların görülmemesi anlamına geldiği gibi gerici ve faşist olduğu apaçık olan AKP hükümeti ve egemen burjuvazinin demokratik reformlar gerçekleştirebileceği son derece zararlı ve uzlaşmacı sapmadan kopamamaktır.

‘’Tek adam’’, ‘’saray rejimi’’, ‘’AKP-MHP diktatörlüğü’’, ‘’diktatör’’, ‘’AKP-MHP faşizmi’’ tespitlerini çeşitli değerlendirmelerinde eksik etmeyen ve AKP’yi doğro olarak savaş hükümeti olarak tanımlayan Kürt ulusal hareketinin parlamento ayağında sanki tüm bunlar söylenmiyormuş gibi AKP’yi masaya yeniden davet etmesi tutarlı bir siyaset değildir.

Türkiye işçi sınıfına, Kürt ulusuna, Kürt işçi ve tüm halkına, çeşitli milliyetlerden Türkiye halklarına düşmanlıkta sınır tanımayan bir hükümetle HDP yeniden nasıl ‘’müzakere masası’’na oturacak? Cumartesi Anneleri’nin karanfillerine bile düşman, koşulların iyileştirilmesini isteyen Havalimanı işçilerini tutuklatan, tüm muhalifleri ezen ve demokratik her kesim ve düşünceyi dışlayan AKP ve RTE kliği ile neyin müzakeresi yapılacak? Büyük bedellerle sürdürüle gelen Kürt ulusal mücadelesini zayıflatan bu uzlaşmacı siyasetten HDP’nin biran önce vazgeçmesi gerektiği açıktır.

Devletin vahşi baskısı altında olan HDP’nin baskıya karşı koyan tutumu başta komünistler olmak üzere tüm ilerici, demokratik kesimler tarafından desteklenmelidir. Ulusal baskıya, Kürtlere karşı sürdürülen savaşa karşı durmak öncelikle komünist hareketin tartışmasız görevidir. Demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Türkiye halklarının mücadelesine ve direnişine vurgu yapan HDP’nin diğer taraftan fırsatını buldukça ‘’çözüm’’ adına ‘’devletin demokratikleştirilmesi’’ adına AKP yeniden elini uzatmasına karşı çıkılması ve dostça eleştirilmesi görevi de ihmal edilmemeli.

Devlet bürokrasisi ve AKP ile yürütülen ‘’müzakereler’’le demokratikleşmenin mümkün olmadığı ‘’çözüm süreci’’nin oyalamacı ve tasfiyeci deneyiminden anlaşıldı. Buna rağmen aynı politika da ısrar edilmesinin milli baskı uygulayan Türk devletinin bir takım reformcu değişiklikler yapması doğrultusunda HDP’nin planlanmasıyla alakalıdır. HDP özgürlükçü siyasi hedeften yoksunluğun derin sancısını yaşamaktadır. Kürtlerin özgürce ayrılma ve bağımsız devletini kurma hakkını demokrasinin bir gereği olarak savunmadığından demokrasi mücadelesinde de eklektik ve koşullara göre değişen talepler ileri sürmektedir. Örneğin bir dönem savunabildiği demokratik özerklik talebini koşullar değiştiğinde bir kenara bırakabilmektedir. Kitlelerin devrimci gücünün etkinliğine dayanılarak devletin yaptırımlara zorlanması yerine seçimlerde alınan oy oranına ve parlamentodaki milletvekili sayılarındaki artışa bakılarak parlamentarist bir düşünceyle AKP hükümetiyle görüşmeler yolu ile – ki bu görüşmeler MGK kararıyla devlet politikası olarak yürütülmüştür – demokratik adımların atılacağına inanan HDP kendisiyle birlikte kitleleri de bu yanılgıya ve beklentiye sokmuştur. Bu uzlaşmacı hatalı siyasetten vazgeçilmesi gerekir.

MHP, Vatan Partisi (Perinçekçiler), Ergenekon, BBP ile ittifak kurmuş AKP savaş hükümetine karşı halk kitlelerinin sınıfsal menfaatlerini esas alan mücadele olmaksızın bırakalım demokratik değişikliklerin yapılmasını gasp edilen demokratik hakların kullanılması bile olanaklı değil. Sonuç bellidir: Savaşta ısrar eden faşist diktatörlük ve AKP hükümeti ancak mücadele ile geriletilir. Ama bu mücadele nasıl ve hangi sınıfsal içerikte olmalıdır sorusu önemlidir. Toplumsal demokratik hedeflerin HDP’nin dar talepli ve sınıf bakış açısını dışlayan demokratik reformcu burjuva çizgisiyle başarılamayacağı açıktır. HDP ile ittifak içinde, HDP’yide kapsayan üst bir politika gereklidir. Ulus farkı gözetmeksizin işçi ve emekçileri birleştirebilen tek çizgi proletaryanın sınıf mücadelesidir. Ezilen Kürt ulusunun ve azınlık milliyetlerin, keza baskı altındaki din ve inançlara yönelik kısmi demokratik talepler Türkiye sınırları içindeki tüm emekçi halkları bir hedefte birleştirmeye yeterli değildir. Ulusal baskı, din ve inanç baskısının ortadan kaldırılması yanı sıra demokratik en ileri burjuva cumhuriyette olması gereken tüm hakların savunusunu da içeren, sömürücü sınıf iktidarının yok edilmesi siyasi hedefiyle yürütülen mücadele ulus ayrımı yapmaksızın işçileri birleştirme gücündedir. Din, dil, ırk, kimlik farkı gözetmeksizin tüm işçilerin sömürüden kurtulma sınıf çıkarı ortaktır. Onlar ancak gücünü birleştirip sınıf savaşımını yükselttikçe demokratik hakları kazanabilir, geleceklerini ve özgürlüklerini ancak birleşmiş kendi güçleriyle güvenceye alabilirler. Proletarya çağdaş dünyada demokrasi mücadelesinin asli öğesidir. Bu nedenle emekçiler sömürücü zorbaların saltanatını yıkacak ve iktidarı fethedecek sınıf mücadelesinde gücünü birleştirmelidir. Kurtuluş ‘’masa ve müzakere’’de değil, iktidarı hedefleyen sınıf savaşımındadır.

Related Post

SİSTEM ZOR VE BASKIYLA AYAKTA DURUYOR

Posted by - 14 Kasım 2018 0
Haber Merkezi: 2019 Mart tarihinde yapılacağı belli olan ve yaklaşan süre itibarıyla tartışmaların yoğunlaşmaya başladığı bir dönemin başında DBP/HDP’nin belediyeleri kazanması…