GÜNCEL GELİŞMELER IŞIĞINDA DEVRİMCİ DEMOKRASİYİ BÜYÜTELİM

175 0

Haber Merkezi: 19. yüzyılın sonlarında İngiltere’de başbakanlık yapan Benjamin Disraeli gazetecilerle yaptığı sohbette üç tür yalanın varlığından söz eder. Masum yalan, sorun çıkaran yalan ve istatistikler.

Burjuvazinin siyaseti halkı aldatma ve yalan üzerine kuruludur. Belirli algılar yaratarak kitleleri yönlendirmek ve onların bilinçlerine hem ekonomik hem siyasi açıdan, “muazzam nitelikte bir demokrasimiz var, refah seviyemiz yükseldi, ekonomimiz büyüdü vb.” düşünceleri yerleştirmek ister. Burjuvazinin halk kitlelerine gerçekleri anlatması elbette beklenemez. Onlar kendi amaçları doğrultusunda kimi zaman ise psikolojik harbin bir unsuru olarak kitlelerden gerçekleri gizlerler. Böylece halk kitlelerini kendi siyasetleri etrafında toplamayı ve komünist-devrimci-yurt sever hareket üzerinde psikolojik savaşı en etkili şekilde kullanarak üstünlük sağlamayı amaçlarlar. Yıllardır devrimci mücadeleye, gerilla mücadelesine dönük olarak rakamlar eşliğinde “bitirdik” söylemlerinde bulunmaları boşuna değildir. İngiltere başbakanının söylediği söz yalan üzerine inşa edilmiş siyaset noktasında emperyalist-kapitalist düzenin bir parçası olan bütün devletler için geçerlidir. Halk kitlelerinin devrimci potansiyeli dünyanın her yerinde burjuvaziyi tedirgin etmektedir. Burjuvazi ve onun sözcülüğünü yapanlar bu nedenle bütün gelişmeleri hakim sınıfların çıkarları doğrultusunda sunar ve yorumlarlar. Siyasette, ekonomide hakim sınıfların sunduğu tablo yani yüzeyde görünenler ile onun gerçek niteliği arasında büyük bir fark vardır. Kurulduğu günden bu yana faşist bir niteliğe sahip olan Türk devleti için de gerçeklik böyledir. Türk hakim sınıfları da halk kitlelerinin gerçekleri öğrenmemesi adına kendilerini farklı bir maskeyle sunarlar. Örneğin; hakim sınıflar arasında süren klikler arası mücadele, bir klik kendisini her zaman diğerinin karşısında “yolsuzluklara karşı, halk için adaletten yana” olduğu görüntüsüyle sunmaktadır. Esas gerçeklik ise hakim sınıfların (kendi tabirleriyle de söyleyecek olursak) “devletin bekası” ve halk kitlelerine karşı mücadele söz konusu olduğunda aralarındaki rekabeti bir kenara bıraktığıdır. Tekçi faşist devletin çıkarları gündeme geldiği an hakim sınıf klikleri halk kitlelerini ezmek adına her türlü ortaklığı sağlar. Mevcut durumda 2 blok şeklinde konumlanmış Türk hakim sınıfları içerisinde; AKP-MHP’nin (Ergenekoncular, Perinçekçiler de dahil)  karşısında yer alan CHP-İP-SP bloğu kendisini “işçi sınıfının yanında, halk için adalet ve demokrasiden yana” bir görüntüyle sunmaktadır. Öyle ki “mevcut haksızlıklara isyan edip adalet yürüyüşü” dahi yapmışlardır! Peki AKP-MHP’nin karşısındaki CHP-İP bloğu böyle bir niteliğe sahip midir? Elbette ki hayır! Gerçek olan şey, halk kitlelerinin Gezi’nin, 6-8 Ekim’in yaşandığı bu topraklarda eskisi gibi yönetilmek istemediğidir. Gerçeklik açıkça ortada olmasına rağmen maalesef ki coğrafyamızda kendisine “devrimci-sosyalist” misyon biçen reformist hareketler; işçi sınıfına, emekçi köylülüğe ve Kürt ulusuna yoksulluk, kan ve göz yaşından başka bir şey veremeyecek olan faşist CHP ile kol kola girmiş yerel seçimlerde ortak hareket etmişlerdir. Son dönemde devrimci mücadelenin içerisinde bulunduğu durum ideolojik netliğin ve ideolojik mücadelenin neden aksatılmadan sürdürülmesi gerektiğinin göstergesidir. Marksizm yüzeysellikle yetinmez. Eğer yüzeysel bakış açısıyla yetinilirse reformizm-revizyonizmin, sağ tasfiyeciliğin daha da güçleneceği unutulmamalıdır. Bilimsel sosyalist bakış açısıyla güncel gelişmeleri değerlendirmeli ve halk kitlelerini proleter devrimci mücadele de örgütleyebilecek politikalar üretmeyi başarabilmeliyiz.

Faşizm, herhangi bir partiye, hükümete bağlı olmayıp kuruluşundan itibaren devlete niteliğini vermektedir. Türk devleti de herhangi bir partinin, hükümetin diktatörlüğü olmaktan ziyade MGK konseptiyle şekillendirilip, yönetilmektedir. Her dönemde faşizmin çıkarlarını hangi parti koruyor, MGK konseptini hangi hükümet hayata geçirebiliyorsa onlar bir süre için bu misyonu üstlenecek ve Türk devletinin siyasi tarihinde sıkça görüleceği gibi kişiler, partiler misyonunu tükettiği andan itibaren tarihin çöplüğüne karışacaktır!

Yılın son MGK’sında alınan “daha yoğun mücadele etme” kararı önümüzdeki dönemde tablonun nasıl olacağını bizlere gösteriyor. OHAL’in ilanının ardından halk kitlelerinin haklarına yönelik saldırılar hız kazanmıştı. Bir MGK konsepti olarak devreye konulan OHAL, daha merkezileşmiş devlet yapısını ifade eden Başkanlık sistemiyle birlikte fiilen sistem içerisinde süreklileştirildi. İşten çıkarmaların, tutuklamaların, katliamların ve halk kitleleri üzerindeki faşist devlet terörünün hız kazanması devletin yapılandırma, merkezileşme süreciyle bütünlüklü ele alınmalıdır. Faşist diktatörlüğün yapılandırma sürecinde bu sistem hakim sınıfların çıkarlarını ifade etmektedir. İşçi sınıfı üzerinde baskının giderek arttığı sistemde bir avuç azınlık için denetim mekanizması neredeyse hiç yoktur. Yarı-sömürgelerde kitleleri aldatmanın bir aracı olan parlamentonun biçimsel yapısı dahi giderek karikatürize edilmiştir. Ancak hakim sınıflar “parlamento mevcut sistemle daha etkili hale geldi” gibi söylemlerle kitleleri düzen sınırları içerisinde tutmak istemektedir. İşte yerel seçimleri de kayyumların irade gasp ettiği, hapishanelerin devrimci tutsaklarla dolup taştığı, gazete-tv-radyoların kapatıldığı ve yüz bini aşkın işçi, emekçinin işsiz bırakıldığı bir gerçeklik ile karşıladık. Hakim sınıflar ise bu tabloyu halk kitlelerinden gizlemeye ve çeşitli kılıflar altında saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Bu nedenle bir yandan gazete-tv’leri kapatırken bir yandan da hakim sınıfların sözcülüğünü yapan gazete-tv’lere her türlü desteği sağlamaktadır. Bu araçların en etkili şekilde kullanılarak kitlelerin kendi gerçek gündemlerinden uzaklaştırılıp suni tartışmaların içine çekildiği söylenebilir. Emperyalist-kapitalist sistem bir kriz içerisindedir ve bu kriz Türk devleti gibi yarı-sömürgelerin ekonomik-siyasi dengelerini de alt üst ediyor. Mevcut durumda faşist devlet de ağır bir siyasi-ekonomik kriz sürecindedir. Ancak hakim sınıfların sesi konumundaki gazete-tv’ler sürekli olarak “ekonomik gelişmeden, büyümeden” bahsetmektedirler. Ortaya koydukları tek “gelişme” ise duble yollar, köprüler ve havaalanları! Evet, son 10-14 yıllık süreçte inşaat şirketlerinin, müteahhitlerin iş hacminin giderek büyüdüğü söylenebilir. Farbes’in “en zengin 100 Türk” listesinde 85 kişinin inşaat-gayrimenkul sektörüyle uğraşması da inşaat sektörünün Türk hakim sınıfları için önemini ortaya koymaktadır. Ancak duble yollarla sağlanan “büyümenin” işçi sınıfının, halk kitlelerinin payına düşen; ya 3. Havalimanı işçileri örneğinde olduğu gibi kölece çalışma koşullarını kabul etmedikleri için zindanlara atılmak yada inşaatlarda çöken asansörlerin yıkılan binaların altında kalmaktır. “Çok geliştiği” söylenen inşaat sektörü dahi krizdedir ve Ocak 2019’da, 2013’ten bu yana konut satışları açısından en kötü dönemini yaşamıştır. İşsizliğin giderek arttığı, son beş yılda 516 bin küçük işletmenin kapandığı ve 2019’da işsizliğin, yoksulluğun, iflasların artacağının öngörüldüğü bu tabloda, hakim sınıflar işçi, emekçi yığınlardan milyonlarca TL’lik vergi toplamayı önlerine hedef olarak koymuşlardır. Örnekler çoğaltılabilir ama esas vurgulamak istediğimiz nokta hakim sınıfların kitlelerden gizlediği yada farklı kılıflar altında sunduğu tablonun devrimci hareket tarafından yüzeyselliğe düşmeden tespit edilip halk kitlelerine anlatılabilmesidir. Türk devleti daha merkezileşmiş bir devlet yapısıyla önümüzdeki dönem saldırılarını arttıracaktır. Ancak “devleti anonim şirket gibi yönetmek lazım” düşüncesini hayata geçirmek isteyenlerin bilmesi gereken bir gerçeklik vardır. Eğer şirketler daha fazla merkezileşme kararı almışsa – başka birçok nedenle birlikte – tünelin sonunda kriz ve iflas ışığı görülüyor demektir. Türk devleti de bu iflas ışığını çoktan görmeye başlamıştır. Önemli olan ise devrimci hareketin faşist devletin krizi, iflası karşısında halk kitlelerini örgütleyebilmesidir. Yazı içerisinde kısa vurgularla güncel gelişmelerden ve hakim sınıfların hakimiyetini arttırmak için çeşitli araçları nasıl kullandığından bahsetmeye çalıştık. Devrimci hareket çeşitli örneklerden de görüleceği gibi reformist-revizyonist ideolojilerin etkisini derinden hissetmektedir ve gelinen aşamada işçi sınıfı, halk kitleleri içerisindeki örgütlenmeler giderek zayıflamıştır.

Halk kitleleri içerisinde kök salabilmenin yolu MLM ideolojisinin yön verdiği örgüt ve örgütlenmeleri oluşturarak azimle çalışmaktan geçer. Proleter devrimci çizgiyi büyütmek; devrimci teorinin kavranmasıyla ve sürekli olarak kitlelere ulaşabilmenin araçlarının yaratılıp geliştirilmesiyle mümkün olabilir. En zor koşullar altında mücadele yürüttüğümüz ve her adımda bir engeli daha kolektif bir emekle aştığımız unutulmamalıdır. Kitlelere ulaşmak için yarattığımız her araç hem tarihsel bir geleneğin sahiplenicisi olup onu ileri taşıma misyonuyla öne çıkar, hem de kolektifin her alanında faaliyet yürüten yoldaşlarımızın ödediği bedel, harcadığı emekle ortaya çıktığı için daha büyük bir önem kazanır. Sesimiz-sözümüz olarak tanımlayabileceğimiz gazetemiz de bu kapsamdadır. Devrimci Demokrasi gazetesinin bahsettiğimiz misyonda ortaya çıktığını unutmadan sesimizi-sözümüzü daha geniş kitlelere ulaştırmanın yollarını araştırmalıyız. Her adımda hem işçi sınıfının ideolojisiyle donanmış gazetemizi kitlelere ulaştırmalı hem de yeni örgütlülüklerle alanlarla araçlarımızın niteliğini daha ileri seviyeye çıkartmalıyız. İdeolojik olarak MLM çizginin yön verdiği gazetemiz (yazılı ve internet) bir yanıyla sağ tasfiyeciliğin devrimci hareketi sarıp sarmaladığı koşullarda bilimsel sosyalizmi kararlılıkla savunmakta bir yanıyla da yine sağ tasfiyeci etkiyle ağır darbeler alan Kaypakkayacı komünist hareketi merkezi bir yapı etrafında toplamanın önemine vurgu yapan bir araç olmaktadır. Sosyalist basın geleneğinin kökleri derindedir. Tarihsel örnekleri dikkatle incelediğimizde bir örgütlenme aracının bedellerle, emekle yaratıldığını ve ne kadar önemli bir misyona sahip olduklarını görebiliriz. Iskra’nın oportünistlerin eline geçene kadar partinin önemli bir aracı olduğu bilinir. Lenin yoldaş bu tarihi tecrübeler neticesinde yayın organları için “kolektif bir ajitatör ve kolektif bir propagandacı değil, aynı zamanda kolektif bir örgütleyicidir.” tespitini yapmıştır. Hakim sınıfların her yönüyle egemenliğini perçinleyip kitleleri düzen etrafında bütünleştirmeye çalıştığı koşullarda bizde bu araçları etkili şekilde kullanabilmeliyiz. Gazetemizin sesine ses olmak örgütlenmek-örgütlemek ve kolektifin bir parçası olarak emeğimize emek katmak oldukça önemlidir. Bu çabayla zorlukları aşarak Devrimci Demokrasi’yi savunmalı ve onun daha geniş kitlelere ulaşabilmesi için azimle çalışmalıyız. Hareketimizin tarihi mirasını sahiplenen, sosyalist basın geleneğini sürdüren ve işçi sınıfına, halk kitlelerine gerçeği bilimsel sosyalist bakış açısıyla anlatma misyonuyla yola çıkan Devrimci Demokrasi hepimizin sesidir. Sesimize sahip çıkarak Halk İçin Devrimci Demokrasi anlayışını büyütelim…!

Related Post

Seçmen İradesine Devlet Gaspı

Posted by - 7 Mayıs 2019 0
Haber Merkezi: Yerel seçimler sonuçlandı ama tartışmaların sonu gelmedi. Dünyanın sayılı metropollerinden İstanbul’un seçilen büyükşehir belediye başkanına mazbatanın verilmesi iki hafta…