“Bizim söylediğimiz şudur: Burjuva parlamento kürsüsünün sınıf mücadelesinde ikincil bir pozisyonda kullanılabileceği yönünde koşulların uygun olduğu kararına varıldığında elbette bu alanda kendi program ve siyasi hedefine uygun politika üretecektir. Bugün açısından bizim açımızdan öncelikli bir mesele değildir. Biliyoruz ki burjuva parlamento kürsüsünün mücadele de gerçekten ikincil dayanak olabilmesi ise ancak komünist partisinin sağlam bir güç olması ve etkin önderliği ile mümkündür. Partimizi güçlendirdiğimizde sahip olmamız gereken bakış açımızı ortaya koyuyoruz.”

EROL ÖNDER / TASFİYECİLİĞİN OYUN SAHNESİ PARLAMENTO, REFORMCULUK ve PARLAMENTARİZM.

(Yazı Dizisi: Birinci Bölüm)

Tasfiyeciliğin sınıfsal kökenleri vardır. Sınıf hareketinin en önde ve en iyi odaklarının dahi ideolojik bunalım ve karmaşa içine sürüklendiği ve politik karakterlerinde önemli değişikliklerin olduğu Türkiye K. Kürdistan devrimci hareketi içindeki tasfiyecilik doğru şekilde yerli yerinde tanımlanıp, revizyonist politika ile olan dolaysız bağı görülmeden proletarya hareketi kendisini geriye çeken kalın halkalardan kurtulamaz. Aksi takdirde en devrimci, komünist slogan atanlar ile en yasalcı-reformist partilerin aynı zeminde nasıl ve hangi amaçla buluştukları da anlaşılamaz. Yasalcılığa, reformculuğa, parlamentarizme evrilen bir çok devrimci örgütün durumunu en iyi tanımlayabilecek ifadelendirme tasfiyeciliktir. Proletaryanın büyük önderi Lenin tasfiyeciliği “proletarya üzerinde burjuva etkinin ifadesi” olarak tanımlar ve mahkûm eder.

Bu demektir ki; proletaryanın iktidar hedefli sınıf savaşımıyla tezat bir burjuva eğilimi olarak tasfiyecilik Türkiye’de devrimci sınıf deneyimlerini törpüleyerek sistemin içine çekmektedir.

Yığınsal işçi, köylü kitle hareketlerinin ortaya çıktığı 1960’lı yılların sonu ve 1970’li yıllarda sosyalizm maskeli burjuva reformcu parti olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) aracılığıyla ve sınıf savaşımını sınıf barışına dönüştürmek siyasetini izleyen ve komünist hareketi reformizmin çarkları arasında öğüten TKP ve bu burjuva demokratik reformcu partilerin etkisinden kurtulamayan küçük-burjuva muhalefetine karşı Marksizm öğretisi ile İbrahim Kaypakkaya önderliğinde başlatılan ideolojik mücadele (1971-1973) elli yıllık TKP revizyonist tasfiyeciliğine Marksist, Leninist, Maoist’lerin ilk ve tutarlı ideolojik mücadele çizgisinin Türkiye’de tarihsel doğuşunu ifade etmektedir.

Burjuva ideolojisinin proletaryanın sınıf hareketindeki ifadesi reformizm, parlamentarizm, sosyal-şovenizm, ekonomizm, karşı-devrimci Troçkist eğilimler gibi küçük-burjuva aydın oportünizminin çeşitli biçimlerine gerçek MLM’lerin yarım yüz yıla yaklaşan ideolojik mücadelesi kesintisiz sürdü, sürecektir. Marksistler ile oportünist tasfiyeciler arasındaki mücadelede temel oluşturan İbrahim Kaypakkaya’nın devamcıları olduğunu iddia eden SMF ve Özgür Gelecek’in sürüklendikleri ideolojik bunalımla tasfiyeciliğin, reformculuğun bendine akmaları tasfiyeciliğin genişleyen etkisinin kanıtıdır. Halkın Günlüğü-SMF ve Özgür Gelecek İbrahim Kaypakkaya tarafından oportünizmin değişik biçimlerine karşı sürdürülen ideolojik savaşımın içeriğini görmezden gelmektedir. Tasfiyecilik ile oportünizm biçimleri arasındaki ideolojik ilişkiyi kavramayanlar sınıf siyasetinden birşey anlamıyorlar demektir. Tasfiyeciliğin başını çeken Perinçekçiler sosyal şoven, burjuva faşist Kemalistlerin savunucularıydı. TİİKP revizyonistlerin TKP (ML)nin kuruluşuna uzanan bir süreç yaşandı.

Keza TKP (ML) içinde çıkan tasfiyecilikle partimize büyük zarar veren Koordinasyon Komitesi (KK) (1976) hizbi ve yurt dışı merkezli ortaya çıkan Bolşevik Partizan (1981) tasfiyeciliği modern revizyonizmin savunuculuğuna ve Marksizm’den koparılamayacak Maoizmin reddine vardı. Özcesi oportünizm ile tasfiyecilik arasında ideolojik ilişki bulunduğuna partimizin tarihi tecrübeleri de açıklıkla göstermektedir. Yine küçük-burjuva öğelerin egemenlik kurduğu “3.Kongre” tasfiyeciliği (2014) ile MLM’ler arasında yaşanan ayrılık ve ideolojik mücadelenin gösterdiği Marksizm’in çarpıtılmasına dayanan teorilerle donanmış tasfiyeciler Maoist partiyi bölmüş, gücünü çarçur etmiş, komünist özünün üstünde tepinmişlerdir.

Harcı önderimiz Kaypakkaya tarafından oluşturulan düşünce çizgisi ile tasfiyeciliğe karşı yaklaşık yarım yüz yıl şu yada bu ölçüde sürdürülen ideolojik mücadele reformculuğa dümen büktükleri apaçık olan tasfiyecilerce görmezden geliniyor. Yarım yüz yılı bulan bu fikir mücadelesi güncel olarak kendi oportünist amaçlarına uydurularak eğilip, bükülüyor, şekilden şekile sokuluyor, açıktan çarpıtılıyor. Örneğin, Kaypakkayacı geçinenler bir yandan TİP’in reformculuğunu, parlamentarist niteliğine karşı Kaypakkaya’nın ideolojik mücadelesini överken, diğer taraftan TİP’ten çok daha açık pozisyonda kapitalist toplumla, mevcut devlet düzeniyle uzlaşma arayışında olan HDP kuyrukçuluğu yapılarak parlamentoda kürsü sahibi olma politikası güdebilmektedirler. Hemde biçimde taşıdıkları pratikteki yönelimleriyle açık olan sosyalist kimliklerini silikleştirerek…

Türkiye’de reformist—parlamentarist akım reformlar yolu ile devletin demokratik dönüşümünün mümkünlüğü hayaline kendisini kaptırdığı için bir kasırga, ateş ve barut olan devrim fırtınasını reformculukla birleştirilmesi gerektiği yanlış teorisini yapmaktan usanmıyor. Bu nedenle düpedüz reformlar devrim mücadelesinin önüne konulmaktadır.

Bu bakış açısı gelişmenin diyalektik zıt kutuplarından birini oluşturan proletaryanın devrimci kutbunda değil, iki uzlaşmaz karşıtlığı barıştırmaya kalkışan eğilimin kendisidir.

Gelişmenin hızını, şiddetini ve karakterini belirleyen şey sınıf savaşımının kendisi değil midir? O halde sınıf savaşımına karakterini veren bu uzlaşmaz çelişkileri oluşturan güçler nelerdir? MLM hangi sınıf çizgisine dayanmaktadır. Sorunun doğru cevaplanması zorunludur.

Dünya emperyalist iktisadi, siyasi hegomonyası altındaki bağımlı Türkiye’de ki işbirlikçi kapitalizmin çarkında toplumsal kurtuluşa hangi sınıf önderlik edecek?!

O halde Türkiye’de ki sınıflar gerçeğine bakalım: 1) Ne liberal emperyalist sermayeyi temsil eden komprador büyük burjuvazi ve burjuvazi ile çıkarları kaynaşmış büyük toprak sahipleri –bunları AKP, CHP, MHP, daha önce DP, AP, DYP, ANAP gibi partiler temsil eder. Burjuva partileri politikada neo liberalizmi uygular, söylemde islam dinini, milliyetçiliği ve her türden gerici düşüncelerle kitleleri maniple ederler. 2) Küçük burjuvazi, küçük köylülük, aydınlar ve; 3) Proletarya sınıfı. Bu sınıfların kendi iktisadi konumlarına uygun davranmaktan öteye geçemeyecekleri bilindiğine göre toplumsal kurtuluşta bu sınıflardan hangisi belirleyici olacak. Burjuvazi (büyük, orta, küçük burjuvazi) köylülük (büyük, orta, küçük köylülük, topraksız köylülük) proletarya. Evet bunlardan hangisi Türkiye ve Kürdistan’ın devrimine önderlik edebilecek yetenek ve niteliktedir.

Komprador büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri Türkiye’de emperyalist sermayenin koruyucusu faşist diktatörlüğün temeli ve dayanaklarıdır. Bu sınıflar devrimci gelişmelerin baş düşmanıdır. Reformlar iktidar olan egemen sınıf düzeninin devamını kesintiye uğratmayacak değişikliklerdir. Burjuvazi devrimci bir gelişmeye izin vermektense faşizm ve gericiliğin sürdürülmesinden yanadır. Eğer faşizm gelişebilecek devrim dalgasını bastırmakta yetersiz kalırsa tıpkı 1871’de göğü fethe kalkışan komünün bastırılması için Fransız burjuvazisinin Alman ordusunu yardıma çağırması gibi, Türk burjuvazisi de başta ABD olmak üzere tüm emperyalist burjuvaziyi yardıma çağırmaktan geri durmayacaktır. Türkiye’de faşizmi maskeleyen burjuva parlamenter kurumların, bürokrasinin devrimci kitlelerin kanla bastırılması yönünde eğitilmiş ve donatılmış faşist ordu, polis ve yargının kendi iktidarı için sürekli güçlü muhafazasından yanadır. Dolaysız olarak emperyalistlerin işbirlikçileri burjuvazi faşizmin dayanakları olması sebebiyle toplumsal ilerleme ve kurtuluşun önündeki en büyük engeldir.

Küçük burjuvazi ve köylüler ise ara sınıflardır. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her ülkesinde böyledir. Kapitalizm karşısında tutunamayan ve acıklı bir yolla büyük oranda zamana yayılarak eriyen köylünün kente sürülmesinin yanında geride kalan köylünün durumu ise perişandır. Genel bir olgu olarak demokrasi ve devrim sorununda köylüler ve küçük burjuvazi ara sınıf olma niteliklerine uygun olarak burjuvazi ile proletarya arasında yalpalar. Bu sınıflarda toplumsal kurtuluşa önderlik etme niteliğine sahip değiller.

 Geriye Bir Tek Geleceği Temsil Eden Proletarya Kalıyor

 Toplam nüfusa oranla yüzde 20’nin altına düşen köylülük (büyük şehir yasası kapsamında ise %10’un altında gösteriliyor köylü nüfusu) ve büyük bir nüfusu oluşturan küçük burjuvazi eğer şimdi olduğu gibi bundan sonra da burjuvaziyi izlerse kurumsallaşmış faşizm düzeninden kurtulamazlar. Sömürü, yoksullaşma, iflas, devlet sopası cenderesinde trajik ve çok acıklı koşullarda yasamaya devam edecekler. Bu tamda burjuvazinin istediği şeydir.

Eğer küçük burjuvazi, köylüler, aydınlar devrimci proletaryayı izler ve onunla gücünü birleştirirse o zaman bu sömürü düzenini ortadan kaldıracak gelişmenin önünün açılması anlamına gelecektir. Bu durum reformcu değil, devrimci bir yoldur ve sınıf mücadelesine dayanmaktadır.

Biz Maoist partinin bakış açısından işçi sınıfının çıkarlarını ve tüm toplumun özgürleşmesini içeren kurtuluşu esas alan siyasetten yanayız.

Reformlardan yararlanmasını bilmeyen, yada daha anlaşılır ifadeyle işçi sınıfının yararına olacak reformları savunmayı bilmeyen bir siyaset biz komünistlerin siyaseti değildir. Biz çalışan sınıfların yararına değişiklikleri en önde savunmayı görevimiz biliriz.

Ama bugün sınıf mücadelesini baltalayan içerikte sömürücü sınıf iktidarını yıkmayı hedeflemeyi değil de mevcut düzende emekçi halk kitleleri için demokrasi vaadiyle işçileri mücadeleye değil de burjuvaziye tabi kılmaya çalışan reformculara karşıyız.

Tasfiyecilerin, liberal ve reformcu olduklarını söyleyen Lenin’in oportünizme karşı ideolojik mücadelesi zengin kapsamıyla büyük önemini korumaktadır.
“Tasfiyeciler reformcudur. Gerçekte Marksist bir işçi siyaseti değil, liberal bir işçi siyaseti gütmektedirler. İşçileri burjuvaziye bağımlı kılmaya çalışıyorlar.” (1)

Bu olgu sınıf mücadelesinin terk edilerek kapitalizm ile barışık yaşamayı seçen, çeşitli iyileştirmelerin savunulması ve biçimsel teorik olarak baskıya karşı çıkılmasını komünist siyaset olarak pazarlamaya devam eden sosyalist maskeli reformcu burjuva demokratik partilerin tutumunda görülebilir. Seçimlere katılma biçimleriyle bir kısım küçük-burjuva devrimci örgütler ve reformist partilerin birbirine yakınlaşan siyaset hattında reformculuk ardında tasfiyeci tortu bırakarak büyüyor.

Doğru tavır yığınların istekleri de olan değişiklikleri desteklemek, ama Lenin’in dediği “reformculuğun sahteliğini açıklama fırsatını hiçbir zaman kaçırılmaması” kaydıyla. Devrimci sınıf siyaseti için zorunlu ve doğru politika budur.

İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde reformculuğa, parlamentarizme karşı durmak ve kurtuluşu parlamento temsiliyeti ve kürsüsünde arayanların aksine proletaryanın kapitalizmi yıkma hedefinin savunulması işçilerin, emekçilerin partisi olan komünist partisinin vazgeçilmez görevidir.

Biz uluslararası komünizmin temel ilkelerini somut koşullara uygulama pratiği ile doğan partimizin sürekli değişim içinde olan yeni koşullara bu ilkeleri uygulama ısrarının savunucularıyız. Yeni bir yön yaratmıyoruz, önder Kaypakkaya’nın yaptığı gibi reformculuğa, parlamentarizme, sosyal-şovanizme karşı çıkılarak devrimci savaşın geliştirilmesini savunuyoruz.

Devrimci sınıf hareketinin uluslararası komünizmin temel ilkelerini değişen yeni koşullara uygulamakta yetersiz kalıyor olması ile burjuva etki altına girmesi arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır. Son 8 yılda 7 seçime şu yada bu ölçüde dahil olan bir çok küçük-burjuva devrimci örgüt, sosyalist görünümlü reformcu burjuva demokratik partilerin hiç biri kendi program ve adaylarıyla bağımsız çizgileriyle seçime katılmamış, yararlanmaya uygun gördükleri parlamento mücadelesi alanında bile bağımsız siyaset, iradeden yoksunluk içinde olduklarının ispatıdır. Bu grup, çevre, örgüt, ve partiler sosyalist söylem ve sloganları kullanmaya devam etseler de burjuva toplum çerçevesine sıkıştırılmış yasalcılık sarmalından kurtulamayan tasfiyeci bir toplamın farklı tonlarını oluşturmaktadırlar. Parlamento mücadelesinde devrimci sınıf siyaseti adına burjuva reformcu partinin arkasına takılmak tasfiyeciliktir. HDP kuyrukçusu kimi devrimci örgütler buna örnektir. Diğer bir uç olarak komprador burjuvazinin temsilcisi partilerden biri olan CHP’den medet umar halde kuyrukçu olan ÖDP, Haziran Hareketi, TKP, daha da kapalı bir biçimde CHP’den beklentileri olan koşullara göre HDP ile CHP arasında yalpalayıp duran EMEP gibi çeşitli örneklerin tümü tasfiyeciliğin farklı renklerdeki geniş yelpazesini oluşturuyorlar.

Lenin tasfiyeciliğin toplumsal sınıf karakterine ve karşı-devrimci rolüne özlü vurgular yapar: “Tasfiyecilik” der Lenin “kökü derinlerde olan toplumsal bir olgudur, liberal burjuvazinin karşı-devrimci ruh haliyle, demokratik küçük-burjuvazideki dağılma ve parçalanmayla ayrılmaz biçimde bağlıdır.” (2)

Türkiye’de küçük burjuva devrimciliğinin karamsar, güvensiz, kendiliğindenci, yasalcı pasifist ve çok parçalanmış ruh halinin sınıf karakterini güçten düşürdüğünü aklı başında olan tutarlı hiçbir devrimci inkar edemez. Bir tesbih tanesi gibi seçim politikasında arka arkaya dizilen sosyalist maskeli reformist yasalcı partiler ve küçük burjuva devrimci örgütlerin çoğunluğunu kapsayan politika alanı Marksizm’in sınıf mücadelesi öğretisini revize etme çalışmasına oturmaktadır. İlkesizlik ve kuyrukçuluğun “Yeni yol arayışı” olarak sunulması bu yönelime girmiş örgütlerin ortak yanıdır. AKP karşıtlığı ile bir diğer burjuva kliğin gücü CHP’den medet uman duruma gelmek ve burjuvazinin etkisi altına girilmesi, parlamento seçimlerine aşırı anlamların yüklenmesi bu kulvarda ulusal dil-kültür özerkliği, din ve inanç özgürlükleri, basın ve toplanma hürriyetine yönelik hakların savunulması ve devlet baskısına karşı konulması gibi taleplerin sınıf mücadelesi ve komünist hareketin nihai hedefi yerine konulması bir ve aynı çizginin görünümleridir.

“AKP gitsin ne olursa olsun” bunun için CHP ilede ittifakı mümkün gören “sosyalistlerin” kapitalist toplum içi çözüm arayışlarından tutalım da, bir yandan devrimci iktidar kavramlarına –Özgür Gelecek ve Halkın Günlüğü/SMF gibi yapıların dayandıkları tarihi bir yana savurarak— sarılarak hükümet olma amacıyla seçimlere katılan ve düpe düz reformcu bir seçim partisi olduğunu kanıtlamış HDP’nin seçim programının çalışmalarına ve ittifak güçlerine dönüşmelerinin somut durumu Türkiye’de ministerialis eğilimin oldukça güçlenip geliştiğini gösteren verilerdir. 1899’da Fransız sosyalist Millerand’ın dönemin burjuva hükümetine bakan olarak girmesiyle açılan ministeri alistler (Bakanlık sosyalistleri) eğilimi modern revizyonizm bayrağıyla 1917 Ekim Sosyalist Devrimi ile neredeyse tüm Avrupa’da dönemin komünist örgütleri olan sosyal demokrat partiler hükümet yada hükümetin ortağı olmalarıyla sonuçlandı. Nihayetinde bu süreç sosyal demokratların Marksizm’i açıktan reddetmelerine vardı. “Alman sosyal demokrat partisi Marksist bir parti değildir” açıklaması örneğinde olduğu gibi. Marks’ın önderliği ve etkin çabası ile kurulmuş bu partinin açıklaması yaşadığı ihanet evrimini noktalaması açısından önemlidir. Marksizm’e en büyük zararın Marksist Almanlardan değil, kendisini Marksist kılıfı altına sokan revizyonist, sahte Marksistlerden gelmiştir. Eski sosyalistler uygun koşullar çıkar çıkmaz emperyalist sermayenin uşaklarına dönüştüler ve ömürlerini maaşlı siyasetçiler olarak burjuva topluma hizmet etmekle tamamladılar. Alman devrimi 1918-19’da sosyal demokrat hükümet tarafından burjuva ortaklarıyla birlikte kanla bastırıldı. 20. yüz yıl dünya sınıf mücadelesi tarihi açıktır ve bilinmektedir. Buna rağmen bizim reformistlerimiz parlamento da grup oluşturacak politik güçten yoksun olma durumunu iki ayrı koldan birbiriyle çelişkili ama nihayetinde aynı durağa varan tarafsızlıkla ya HDP yada CHP kuyrukçuluğu yaparak “pratik politika” yaptıklarını anlatıyorlar.

Sürekli değişen güncel olaylar peşinden sürüklenen, parlamenter ve yasalcı yolu biricik siyaset haline getiren, sınıf mücadelesini güçlendiren devrimci platformlardan rahatlıkla çekilen ama seçim platformunda buluşup ittifak kuran bu örgütlerin bir diğer ortak yanı ise Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao’da yaptıkları “düzeltmeler” veya kimilerinin ise Mao’yu toptan reddetmiş olmalarıdır. “Yeni yön arayışları”nın temelinde, ortak reformcu yönde ortaya çıkmış oluyor.

Tüm bu eğilimler MLM biliminin çarpıtılması anlamına gelen revizyonizm-oportünizm biçimlerine denk gelir. Komünist hareketin nihai hedefinin, diğer ifadeyle proletaryanın sınıf egemenliğinin yadsınması olarak revizyonist politikanın özüne Lenin söyle dikkat çeker:
“Revizyonizmin ekonomik ve politik eğilimlerinin doğru tamamlayıcısı, sosyalist hareketin nihai hedefine ilişkin tutumu olmuştur. “Nihai hedef hiç bir şeydir, hareket her şeydir” Bernstein’in bu vecizesi, revizyonizmin özünü, uzun ve ayrıntılı açıklamalardan çok daha iyi bir biçimde dile getirir. Durumdan duruma tavır almak, günün olaylarına, siyasi kıvır zıvırdaki değişikliklere uymak, proletaryanın temel çıkarlarını, kapitalist düzenin temel özelliklerini, tüm kapitalist evrimi görmezden gelmek, bu temel çıkarları gerçek yada tahmini anlık yararlara kurban etmek – işte revizyonist politika budur’’ (3)

Türkiye’de devrimci örgütler burjuva siyasetin gündemleri arkasında koşturmaktadır. Adı komünist olan ama komünizmin nihai hedefinden söz etmeyen o kadar çok örnek varki hepsini tek tek analiz etmek başlı başına bir çalışmayı gerektirir. Sokağın isminin değişmesinden, burjuva hukukta sonu gelmeyen değişikliklere, burjuva siyasetçilerin çeşitli kışkırtıcı, saldırgan faşist açıklamalarına, devlet içi çeşitli düzenlemelere kadar “yeni” her soruna yetiştirilmesi, kapitalizm karşıtı komünizm propagandasının önüne bu güncel tavırların konulması bakış açısı politikada reformculuk ve parlamentarizme açılan koridordur. Amaç hiç bir şeydir, güncel durumdan duruma tavır alış olan politika ise her şey haline böyle gelmektedir. İlkesizlik temel politik karakter olarak öne çıkmaktadır.

Keza son derece tipik pragmatist tutumla belli yararlar elde etme hesaplarıyla Marksistlerin ulusal sorun ve ulusal harekete ilkesel yaklaşımın terk edilmesiyle, ulusal hareketin kuyrukçuluğuna savrulma şeklinde karakter kazanan eğilim PKK’nin uzlaşmacı paradigmasına ayak uydurmuştur. Ulusların tam hak eşitliği ilkesinin karşılığı olarak Kürt Ulusunun kendisini bağımsız bir devlet olarak örgütleme hakkının tanınması ilkesi arka plana atılarak bu ilkenin yeri parlamento da HDP’nin desteklenmesi, HDP aracılığıyla parlamentoda koltuk kapma pazarlıklarına dönüşmüştür. Kürt proletaryasının sınıf mücadelesi, Kürt ve Türk proletaryasının –sınıf örgütlerinin birleştirilmesi de dahil – birliğinin sağlanması meselesiyle alakadar olmayan bu küçük-burjuva devrimci örgütlerin proletaryanın temel çıkarlarını ıvır zıvıra, parlamento koltuklarına kurban eden revizyonist politika ile lekelendiklerini söylemek hiç bir biçimde haksızlık değildir.

Reformizm—Parlamentarizmin İktisadi Toplumsal Temeli Mevcuttur.

 Türkiye-K. Kürdistan’da küçümsenmeyecek boyutta sosyal dönüşüm yaşanmıştır. Neredeyse bir asırı bulacak faşist devlet diktatörlüğüne karşı demokratik direniş, demokratik hakların kazanılmasına dair güçlü toplumsal istek mevcuttur. Kapitalist gelişme faşizmin hafiflemesini değil daha da merkezileşmesi ve kurumsallaşmasını getirmiştir. Emperyalizme bağımlılık halkası devletin faşist niteliğinin korunmasını zorunlu kılmaktadır. Köylü toplumundan kent toplumuna evrilen 30 veya 40 yıl öncesine göre çok daha güçlü hale gelen –taşıdığı çelişki, zayıflıklar, krizden bağımsız büyüme anlamında— gelişen kapitalizm çarkında iş gücünün ezici çoğunluğunu oluşturan ücretli emek gücünün yanında bu günün Türkiye’sinde geniş küçük mülk sahipleri nüfusu, küçük-burjuva sınıf mevcuttur. Her yıl resmi istatistiklerde binlercesinin iflas ederek proletaryanın saflarına dahil olduğu, yeniden ve yeniden benzerlerinin doğduğu bu küçük mülk sahiplerinin dünya görüşünün sınıf karakterini etkilememesi düşünülemez.

Lenin konuya şöyle açıklık getiriyor: “Kapitalizm küçük işletmelerden doğmuştur ve he gün yeniden doğar. Kapitalizm sürekli bir dizi “orta katmanı” kaçınılmaz olarak yeniden yaratır. (Fabrika uzantıları, ev işi, örneğin bisiklet ve otomobil sanayi gibi büyük sanayinin talepleri gereğince bütün ülkeye yayılmış küçük atölyeler) aynı şekilde kaçınılmaz olarak bu yeni küçük üreticiler yeniden proletaryanın saflarına sarılanlar. Küçük burjuva dünya görüşünün sık sık geniş işçi partileri içinde ortaya çıkması çok doğaldır.” (4)

Bu komünist bakış açısından ele alındığında Türkiye’de sınıf hareketinde dallanıp budaklanan revizyonist (parlamentarizm, reformizm, sosyal- şovenizm) politikanın kaçınılmazlığı da rahatlıkla anlaşılabilinir.

Türkiye devriminde bugün devrimci proletarya çizgisi ile reformculuk arasındaki mücadele ideolojik alandadır. Henüz sosyal demokratlar, veyahutta “Latin Amerika 21. yüz yıl sosyalistleri” gibi hükümet olamadı bizim reformistlerimiz. Ama burjuva toplum düzeniyle kaynaşma da pek hevesli oldukları, yürütülen seçim çalışmaları, liberal demokrat kitlesel seçim propagandasında “parlamentoda ki zafer” yolu ile kazanacaklarını vaat ettiklerinin içeriğine bakıldığında gelecekte patlaması yada doğru ifadeyle gelişmesi kaçınılmaz devrim dalgası şiddetlenip, sınıf çelişkilerini keskinleştiğinde ve kimin kimi götüreceği koşullar gelip çattığında yasalcı tasfiyeci reformistlerimizin proletaryanın egemenlik savaşıyla ters düşecek tavırlarla uluslararası oportünizmin pratiğini tekrar etmeyeceklerini kim savunabilir.

 Reformizm Proletaryanın İdeolojik Baş Düşmanıdır

 Reformizm söylenegeldiği gibi burjuva devlet düzeni içinde reformları proletaryanın iktidarı fethetmesinin önüne konularak uzlaştırılamaz sınıfları uzlaştırmaya kalkışma eğilimidir. Çağdaş dünyada sınıf mücadelesi bakış açısından reformculuk ve parlamentarizm bir biriyle kaynaşmış iki eğilim olarak mahkum edilmektedir. Komünist uluslararası hareketin parlamentarizm üzerine tezleri köklü ve kapsamlıdır. Kapitalist devlet düzenini yıkmak ana hedefi yerine anayasal değişiklikleri aşmayan hedeflerinin konularak proletarya ile burjuvazinin uzlaştırılmaya, sınıf mücadelesinin sınıf barışına dönüştürülmesi yönelimine girmiş reformculuğun aksine komünist hareket burjuva devleti parlamentosuyla birlikte ortadan kaldırma perspektifine dayanır. Parlamentodan da gerici niteliği, sınıf karakteri gayet iyi bilinerek koşulları uygunsa zora dayalı devrimle iktidarın kazanılması amacı doğrultusunda yararlanılır.

Burjuva devlet aygıtı ve burjuva parlamento ile ilgili Komünist Enternasyonal 2. Kongresinde devrimci proletaryanın anlayışına uygun belirtildiği gibi:

‘’Burjuvazinin hükümet makinasının belli başlı aygıtlarından birini oluşturan burjuva parlamentosu, tıpkı genel burjuva devleti gibi, artık proletarya tarafından fethedilemez. Proletaryanın ödevi burjuvazinin hükümet makinesini, ister cumhuriyet, isterse anayasal monarşi olsun, parlamenter kurumlarıyla birlikte berhava etmekten, yok etmekten ibarettir’’

Proletaryanın ödevi burjuva devleti yok edecek siyasal gaye doğrultusunda ilerici bir yanı kalmayan ama buna rağmen uygun koşullarda ondan yararlanmayı da dışlamayan burjuva parlamentosunda komünistlerin yararlanmasının çerçevesi böylesine açıkken, Türkiye’de komünist, sosyalist ismiyle devrimci örgütlerin bir kısmının son derece açık bir biçimde – Kürt ulusal sorunu çözümünde – Kürt ulusunun devlet kurma hakkı dışlanarak Türk egemen ulus devleti dahilinde bir takım anayasal kültür-dil vb. kapsamda reformlara bağlanmış ‘’demokratik cumhuriyet’’ formülü savunusunda ki ilkesiz ve uzlaşmacı politika ile burjuva devletin hükümetinde yer almaya istekli ve ısrarcı olan HDP çatısı altında seçimlere ve devrimci söylemlerle kitlelerin burjuva amaçlara bağlanmasına yardımcı olan oportünist siyaseti izlemeleri açık bir parlamentarizm reformizm sapmasıdır.

Emperyalizme bağımlı Türkiye’de devlet sisteminin siyasi karakteri faşizmdir. Emperyalist-kapitalizm döneminde genel olarak parlamento sermayenin egemenliğini; çarpıtmalar, işgal ve savaşların haklılığını her türden hile ve entrika ile meşrulaştırma, emekçi kitlelerin köleleştirilmesinde rol oynayan bir araçtır. Türkiye’de ise tüm bunların yanında parlamento süreklileşmiş bir devlet sistemi olarak faşizmi maskeleyen bir kurumdur. Burjuva parlamentonun ilerici bir yanı yoktur. Sandıkların kurulması demokrasi anlamına gelmiyor. Sınıf bilinci almış proleterler burjuva parlamentosunun bu gerici niteliğini kavradığı ve buna uygun taktik politika belirleyebildikleri oranda bu kurumlardan yararlanabilmişlerdir. Elbette uygun koşullar altında…

Özellikle 2000’li yıllarla parlamento mücadelesinin sınıf hareketi açısından kullanılıp-kullanılamayacağı üzerine yoğunlaşan tartışmaların yanısıra küçük-burjuva devrimci örgütlerin bir çoğunda legalist-parlamentarist yönelim hakim hale geldi. Bu olgunun varlığı parlamento mücadelesi alanında komünist hareketin öncelikle 2000 yılından sonra gelişmelere paralel politika üretememesi ve ideolojik mücadeledeki yetersizliği ile kopmaz bağı bulunmaktadır. Proletaryanın devrimci amacına uygun parlamento mücadelesini belli bir açıklığa kavuşturmadığı politik muğlaklıktan reformizm kendisine avantaj devşirmektedir.

Parlamentodan yararlanmayı taktik bir mesele gören ve ilkesel olarak reddetmeyen Maoist harekette uzun tarihi dönemde KUH adaylarına destek veren kimi kararlar dışında boykotu aşan bir taktik geliştiremediği ve parlamento alanında devrimci temelde etkin ajitasyon-propaganda ve örgütlenmeyi yaygınlaştırma amacıyla yararlanabilecek politikalar geliştiremediği kabul edilmeli.

Her seçim döneminde reformist-yasalcı partiler ve reformizme direksiyonu kırmış sayıları gün geçtikçe artan örgütler aracılığıyla işçi sınıfının, emekçi tüm kitlelerin, ilerici devrimci katmanların ya HDP arkasından, yada ÖDP, TKP, kısmen EMEP aracılığıyla CHP’den beklentiye sürüklenmesi ve yedeklenmeci politikanın etkinliğinin kırılması ancak ayakları üzerine dikilmiş faşist devleti yıkma hedefinden sapmayan komünist partisinin politik saflaşmada kitleler üzerinde etkili kullanıldığı açık olan parlamentodan devrimci temelde yararlanmanın çizgisini oluşturmasıyla mümkün olacaktır.

Ayrıca parlamentarizm-yasalcılık Türkiye’de devrimci örgütleri içine çeken ve yutan bir zemindir. Politik deneyimler güçlü bir komünist partisi ve önderliği olmadan parlamentodan, genel olarak yasal alanlardan devrimci temelde teorik olarak ifadelendirildiği biçimiyle yararlanılamadığı anlaşılmıştır. Güçlenmiş bir proletarya partisi elbette parlamento alanını da boş bırakmayacak ihtiyaç olan politik, siyasi mücadele çizgisini yaratmayı başaracaktır.

Ancak bu zeminde her seçim döneminde ‘’kim desteklenmeli’’ yada ‘’boykot mu’’, ‘’HDP’mi desteklenmeli’’ yoksa ‘’CHP’ninde içinde olduğu demokrasi bloğu mu?’’ gibi uç burjuva fikirlerin havada uçuştuğu tartışmalara proletarya cephesinden ideolojik ve pratik olarak kitlelerde karşılık bulacak biçimde yanıtlanması sadece konuya açıklık getirmekle kalmaz, aynı zamanda bu alanda izlenecek politik biçimi de belirleyecektir. Gelinen aşamada işçi sınıfının şu yada bu burjuva partiye yedeklenmesi tutumu yerine doğrudan sınıf mücadelesi yürüten komünizm hareketinin nasıl etkinliğinin arttırılabileceği yönünde politika geliştirmesi ihtiyacı es geçilemez.

Marksizm uygun koşullar altında burjuva parlamentosundan yararlanmanın kendisini parlamentarizm-reformizm olarak görülemeyeceğini ama parlamento yolu ile anayasal değişikliklerle düzenin değiştirilebileceği yanılgısının politika olarak benimsenmesi ve kapitalist devlet düzeniyle bütünleşmek parlamentarizm ve reformculuktur.

Ağır baskı, şiddet, demokrasinin dışlanmasına karşı yükselen toplumsal demokrasi talebi, emek güçlerine yönelik sermayenin etkin saldırısına karşı ajitasyon, propaganda, emperyalizm, kapitalizmin teşhir edilmesi, sermayenin egemenliğine karşı emeğin kurtuluşunu esas alan propagandanın belli ölçülerde kolaylaştıracak araçların sunulmasında parlamento kürsüsünün, parlamento alanında çalışmaların belli avantajlar taşıdığı inkar edilemez. Üstelikte Türkiye’de kendine özgü iç çelişkilerin bir görünümü olarak parlamento kitleler gözünde bir ilgi odağına dönüştürülmüştür. Seçimlere katılım oranı Avrupa’da %50’nin altında iken Türkiye’de %88’leri bulmaktadır. Parlamentonun toplumsal sorunlara çözüm üreteceği aldatıcı propagandanın kitleler üzerindeki etkisi seçimlere katılımı, meclise olan ilgi ve sistem içi çözümleri güçlendirmektedir.

KUH parlamento mücadelesinde belli avantajlar sağlamakta, devlet diktatörlüğünün özellikle Kürtler üzerindeki baskısını teşhir edebilmektedir. Ama aynı zamanda boş beklentilerin Kürtlere yayılması da parlamento ayağı üzerinden gerçekleşmektedir. Komünist hareket kitleleri daha sert çalışmalara hazırlama yöneliminde kitlelerin burjuva etki altından kurtulması için her alanda olduğu gibi parlamento alanında da devrimci taktikler geliştirmek görevi ile karşı karşıyadır. HDP’nin desteklenmesi veya HDP programı altında milletvekili gösterilerek mecliste sandalye sahibi olmak gibi kuyrukçu politikanın (ki vekillik yaptıkları dönemde bu vekillerin sosyalist olup-olmadıklarını kendi grupları, diğer örgütler dışında pek kimse bilmez) aksine sınıf bilinçli ve sınıf mücadelesi perspektifi ile uluslararası komünist hareketin seçimlere katılma politikası ile Türkiye’deki bu eğilim arasında benzerlik yoktur, kurulamaz da.

Burjuva devletin parçalanmasını hedefleyen, burjuva devlet yönetiminde bulunulmayacağını esas alan komünistlerin seçimleri ele alışı ile bugün verili devlet düzenini yönetmeye talip olan HDP’nin çatısı altında ‘’komünistlerin’’ seçime katılması arasında bir bağ kurulamaz. Biri kapitalist sistemle barışma anlamına gelen hükümete katılmaya, ortak olmaya aday olan reformizmin taktiği – sosyal demokratların 20’inci yüzyıl pratiği, güncel olarak ise SYRİZA, PODEMOS, 2000’li yılların popüler fırtınası ‘’21’inci yüzyıl Latin Amerika sosyalizmi’’ vb. deneyimlerin tümü buna girer – diğeri kapitalist devlete katılmayı değil, devleti ve burjuva kurumlarıyla birlikte parlamentoyu ortadan kaldıracak olan devrimci proletaryanın taktiğidir.

Bizim söylediğimiz şudur: Burjuva parlamento kürsüsünün sınıf mücadelesinde ikincil bir pozisyonda kullanılabileceği yönünde koşulların uygun olduğu kararına varıldığında elbette bu alanda kendi program ve siyasi hedefine uygun politika üretecektir. Bugün açısından bizim açımızdan öncelikli bir mesele değildir. Biliyoruz ki burjuva parlamento kürsüsünün mücadele de gerçekten ikincil dayanak olabilmesi ise ancak komünist partisinin sağlam bir güç olması ve etkin önderliği ile mümkündür. Partimizi güçlendirdiğimizde sahip olmamız gereken bakış açımızı ortaya koyuyoruz. Reformist burjuva demokratik her hangi bir parti için seçim çalışmaları yapmak bizim işimiz değildir. Seçimlere katılım için uygunsa koşullar sınıf mücadelesinde propaganda faaliyeti ve kitlesel ajitasyonun geliştirilmesi çizgisinde seçime ilişkin tavrın belirlenmesi gerektiği anlayışına sahibiz.

Sınıf mücadelesi tarihi burjuva devletin parlamenter çoğunluğun sağlanmasıyla barışçıl bir biçimde proletaryanın yararına dönüştürülemeyeceğini göstermiştir. Bu yönlü hayaller yayan sosyal-demokrat tezler iflas etmiştir. İktidarın proletaryanın önderliğiyle kazanılması ancak kararlı bir sınıf mücadelesi ve devrimci şiddetle gerici sınıf iktidarının yıkılmasıyla mümkündür. Bu anlamda proletarya partisi açısından parlamentoya yaklaşım burjuva devlet aygıtının – ordu, polis, mahkemeler, bürokratik hiyerarşi, parlamenter kurumların – yıkılması stratejik hedefinden asla koparılamaz. Çünkü sınıf savaşımının niteliği proletaryanın sınıf egemenliği uğrunadır.

Demokratik reformlar uğruna hatta mümkün olmayacak biçimde ‘’faşizmi sandığa gömme’’ anlayışıyla hareket edilmesi devrimci proletaryanın seçime katılım taktiğinden ziyade devrim davasına sırtını dönmüş sosyal demokratların parlamentarizm yönelimiyle uyumludur.

 Faşizm Türkiye’de Devlet Sistemidir.

 Oysa parlamentarist sistemle bırakalım faşizm ve gericiliğin kaldırılmasını, rolünü tamamlamış burjuva parlamenter sistem Türkiye’de faşizm ve gericiliğin varlığıyla bütünleşmiştir.

‘’parlamento başından beri, Türkiye’de ‘’kaba ve uydurma’’ bir şeydir, faşist ve yarı-faşist diktatörlüklerin ‘’demokratik’’ maskesidir’’ (5) İbrahim Kaypakkaya’nın tespiti geçerliliğini korumaktadır. Bugün biçimde var olan parlamento iyice bir kenara konulmuştur. Güçlü bir merkezi hükümete ihtiyaç duyulması kapitalist düzeninin genel karakterine bağlı istikrarsızlığın derinleşmesi, egemen ulus baskısının sürdürülme koşullarının zorlaşması ve sınıf mücadelesinin bastırılmasına duyulan ihtiyaçtır. Parlamenter sistemden ‘’Türk tipi başkanlık sistemine’’ geçildi. AKP dönemiyle egemen burjuvazinin tüm güçlerinin bir noktada toplanması eğiliminin hızlanması ve devlet sisteminin ‘’cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’’ denilen ‘’Türk tipi’’ başkanlıkla reorganize etmesi komprador egemen burjuvazinin çıkarlarının çok daha vahşi saldırganlıkla korunacağının göstergesidir.

Parlamenter sisteme odaklanılarak faşizmin yenilebileceği yada geriletilebileceği düşüncesi siyasi açıdan sapma, hayalcilik, politik çizgi bakımından ise reformculuktur. Türkiye’de faşizmin azgınlaşması tümüyle derin çelişkiler taşıyan sistemin sarsılmasıyla ilgilidir. Emperyalizme mali ve sınayi bağımlı komprador burjuvazi taşıdığı siyasi güçsüzlüğü faşist devlet sopasına sarılarak gidermektedir. Komprador karakterde olan Türk kapitalizminin sarsılma ve kriz boyutu aynı zamanda azgınlaşan faşizmin koşullarıdır. Parlamentoda burjuva gerici partilerin, örneğin; AKP’nin yerine CHP’nin yada CHP, İYİP, Saadet Partisi’nin çoğunluk kazanmasıyla el değiştirmiş hükümet olsaydı bile iktidarın sınıf karakteri, devlet kurumlarının faşist niteliği değişmezdi.

Bu anlamda Türkiye’de demokrasi sorunu parlamento yolu ile çözülebilecek bir hedef değil, ancak sınıf mücadelesi ile gerçekleştirilebilecek bir toplumsal meseledir. Başkanlık sistemi ile bağlantılı, hatta öncesinde fiiliyatta AKP tarafından bir kenara atılmış parlamentoya bakılarak faşizm tehlikesini AKP ile sınırlayan ve gerici gören hatalı anlayışlar mevcuttur. Türkiye’de parlamentonun durumuna bakarak, faşizmi parlamentonun varlığıyla bağdaştırmayan oportünist düşüncenin kökü eskidir. Bugünde faşizm tehlikesini AKP ile sınırlayanlar ondan kurtulmayı başka bir burjuva kliğe tercih etme politikasını benimseyecek sistemin niteliğini tartışma dışı tutuyorlar. Oysa AKP’den CHP’ye, SP’den MHP’ye kadar halk düşmanı saldırganlıkta aynı politikada buluşuyorlar. Böylece parlamenter maskeli faşist diktatörlüğün savunuculuğunu hep beraber yapmaktadırlar.

‘’faşizm şartlara göre parlamentoyu muhafaza ederek veya tasfiye ederek, çok daha koyulaşabilir, çok daha barbarlaşabilir. Bunu önlemenin yolu, faşist diktatörlüğün daha koyu biçimlerine karşı, daha ehven biçimlerinin muhafazasını savunmak değildir. Şartları müsait görür görmez, gericilikle işbirliği aracı olan bir reformcu burjuva iktidarını savunmakla da değildir. Faşizmin bütün biçim ve derecelerine karşı, anti-faşist halk cephesi iktidarını savunmak, bunun için mücadele etmek ve bu iktidarı gerçekleştirmektir’’ (6)

Bugün açık faşizm tespiti yapan ‘’Kaypakkayacı’’ların faşizmden kurtuluşu stratejik olarak AKP’nin gitmesinde bulmasını da başlı başına incelemek gerekir. Parlamenter kurumlara yaklaşım devletin kavranışından bağımsız değerlendirilemez. Parlamento kürsüsünden yararlanma politikası proletaryanın sınıf egemenliği siyasi hedefine bağlı perspektifle yürütülmediği taktirde, küçük-burjuva sosyalistler meclise güçlü girse bile, faşizmi maskeleyen parlamenter kurumların İslamcı-dinci, milliyetçi, muhafazakar, liberal, laik maske yerine yada onlarla birlikte reformist sosyalist parlamenter kurumlar maskesine tanık olunur.

Bu temelde AKP’nin yerini bir başka burjuva klik olan CHP ve ittifak güçlerini kapsayan hükümete bırakması olgusu dışında bir seçeneğin gözükmediği 24 Haziran seçimlerinde küçük-burjuva devrimciliğin kazanılacak seçim başarısını faşizmin yenilgisi gibi sunmasının bilimsel bir temeli bulunmamaktadır. Seçimlerde kazanılacak kürsü sayısı ve olası hükümet değişimine – AKP’nin yenilgisi durumuna – faşizmin yenilmesi ve parlamenter demokratik kurumların devletin yönetimine damgasını vuracağı bir sisteme dönüşmesinin mümkün olabileceği gibi Türkiye’nin tarihi gerçekleriyle uyuşmayan düşünceler sınıf devrimciliği adına savunulamaz.

Bir partinin değil tepeden alta doğru kurumsallaşmış devlet sistemi olarak faşizm AKP’nin meclis ve başkanlık seçimlerinde yenilmesi ile kalkacakmış bakış açısıyla reformist burjuva düşünceye hapsolmuş kimi devrimci örgütlerin yanı sıra yasalcı reformist partilerin seçim çalışmalarının kitlesel propaganda yolu ile faşist devlet kurumlarının demokratik dönüşümünün gerçekleştirilebileceğine inandıklarını gösterir.

Bir takım ulusal kültürel hakların tanınmasını aşmayacak şekilde, Türk burjuvazisi ile uzlaşma arayışlarından bir türlü kopmayan Kürt ulusal hareketinin faşist cumhuriyetin demokratik dönüşümünün müzakereler yolu ile – İmralı, Qandil-Ankara – arasında tamamlanarak demokratik cumhuriyete evrileceği stratejik yön değişiminin karakterize olduğu uzlaşmacı çizginin bir benzeri Türkiye devrimci hareketinin kimi örgüt ve partileri faşizme karşı mücadele de stratejik olan sınıf mücadelesinin yerine seçim-parlamento çalışmalarını koymuş olmalarıdır.

Türkiye’de merkezileşmiş burjuvazinin güç ilişkisinde başkanlık sisteminde faşist diktatörlüğün devlet partisi AKP’ye yüklenen misyon gereği faşizmin ihtiyacı kapsamında AKP halk düşmanlığında kendisine sınır koymayacaktır. 1950’ye kadar süren CHP’nin tek partili faşist diktatörlük dönemindeki devlet sistemi AKP tarafından devralınmış ve geliştirilerek uygulanmaya konulmuştur.

Türkiye’de koyulaşan, diğer ifadeyle açık ve saldırganlaşan faşist diktatörlüğün fiili durumuna devlet yapısındaki anayasal ve yasal bir takım değişiklikler eşlik etti ve devlet yapısındaki dönüşüm buna uygun gerçekleşti. Olağan üstü yasalar olağan sistem haline getirildi. Yasası olmayan başkanlık sistemine geçildi. Yasama yetkisi başkanın kendisine devredilerek KHK ile sistemin yasası oluşturuldu. Hali hazırda çıkarılan olağanüstü yasalar yeterli bulunmayarak devletin yasa dışına çıkması olağanlaştırıldı. Parlamenter görünümlü faşist diktatörlükten, burjuvazinin ve devlet aygıtının güç merkezileşmesi anlamına gelen başkanlık sistemi diktatörlüğüne geçiş faşizmin Türkiye’ye özgü biçimi olarak yaklaşmak hatalı olmayacaktır. Meclisin tümden devre dışı bırakılması yerine ‘’demokratik’’ peçe olarak korunarak meclisin yürütme üzerinde biçimde var olan denetimi bile kaldırıldı. Hükümetten hesap sorma işlevi olan soru önergeleri bile kaldırıldı.

Faşist devlet iktidarı denetimden muaf başkan ve sorumluluğu olmayan, hesap sorulmayacak başkana bağlı meclis dışında içinde sermaye gruplarının, emperyalistlere bağlı temsilcilerin olacağı atanmışlardan oluşturulmuş kurullar aracılığıyla gerçekleştirilecek. Başkan ve emrindeki kurullar emperyalist finans-kapitalin ve işbirlikçi burjuvazinin en saldırgan güçlerinin çıkarları yönünden ve emekçi kitlelerin zararına yönetmeyi esas alacaklar.

Burjuva demokrasisi ve faşizm ikisi de kapitalist sınıf iktidarı ve devlet biçimlerinin iki biçimidir. Sınıf çelişkilerinin keskinleştiği ve sınıf mücadelesinin kontrol edilemez hale geldiği her demokratik ülkede sınıf iktidarının burjuva demokrasisinden faşizme geçiş yaptığı bilinen olgudur. Emperyalizme bağımlılığın getirdiği bir sonuç olarak başından beri devlet iktidarının faşist karakterde olduğu Türkiye gibi bağımlı ülkelerde faşizm her hangi bir parti politikasına indirgenemez. Tek partili CHP dönemi 1950’de (çok partili sisteme geçiş 1946) bitmesine bitti, ama faşizm biçimsel değişimlerle kesintisiz sürdü. Bugün AKP/RTE’nin tekelinde olan devlet şiddetine dayalı yönetim; Türkiye üzerinde büyük iktisadi, mali egemenliğe sahip emperyalist güçler ve onların işbirlikçisi Türk burjuvazisi ve bunlarla birleşmiş kukla devlet aygıtıyla yürütülmektedir. Yani iç ve dış ayakları olan terör rejiminden söz ediyoruz. Bu bağlamda parlamento mücadelesiyle faşizmin yenilebileceğine dair reformist hayaller sadece işçi sınıfının aldatılmasına yarar.

Emperyalizme bağımlı Türkiye gibi ülkelerde demokrasinin dışlanmasının kaçınılmazlığı kapitalizm yıkılmadan, tüm emekçi halk kitleleri için demokrasiye erişmenin olanaksızlığını gösterir. Bu anlamda faşizme ve gericiliğe karşı demokrasinin savunulması politikasının proletarya devrimi mücadelesiyle yürütülmesi zorunludur. Emperyalist kölelik halkası kırılmadan demokratik bir düzen – ki en demokratik cumhuriyet de işçi sınıfı için baskı, sömürü, ücretli kölelik ve eşitsizliktir – mümkün olmaz tek yol emperyalizmin kuklası faşist devlet diktatörlüğünün yıkılmasıdır. Reformlar için değil, proletarya devrimi için sınıf mücadelesi verilmeli.

Emek-sermaye çelişkisi başta olmak üzere başlıca toplumsal çelişkiler olduğu yerde duruyorken, devletin sınıf karakteri hiç dikkate alınmadan herkese eşitlik ve özgürlük söylemlerinin bol keseden savrulmasıyla yaratılan yanılsamalarla ve reformistlerin parlamentarist beklentilerine bakılırsa rahatlıkla Türkiye’de devrimci gelişme sürecine parlamenter yolun çok olumsuz tesir ettiği de görülebilir. Reformizm proletaryanın ideolojik baş düşmanıdır. Reformizmin tarihi kökleri, uluslararası karakteri ile bağıntı içinde düşünülerek ancak Türkiye’de seçimlere umut bağlayan sosyalist maskeli reformist partiler ve lafızda komünist sloganlar işleyen kimi devrimci örgütlerin sağ oportünist savrulmaları anlaşılabilir. Bu bakış açısıyla 24 Haziran genel seçimlerinde kimin ne dediğine bakılmasının yararlı olacağına inanıyoruz.

Related Post