AİLE VE KADININ KURTULUŞU

35 0

Haber Merkezi: (İsyan Güneş) “Cennet annelerin ayakları altındadır” diyen müslüman erkek sözünü erkeğe koşulsuz hizmet etmekle hükümlü kadının bu görevlerini yerine getirirse ancak bu unvana layık olabileceğini tüm düşünce ve pratiğiyle göstererek tamamlıyor. Ve erkeğin kölesi olmayı reddeden kadın özgürlük isteğini canıyla ödüyor. Her yıl üç yüz elli dört yüz arasında sayılarda erkekler tarafından katledilen kadınların içler acısı durumu her şeyi açıklamaya yetiyor. Bu dramatik realite kadın ile erkek eşitliği bilincinde toplumsal bilincin ne derece geri olduğunu göstermektedir.

İki yüzlüce, sahtekarca burjuva siyasetçilerin önemli kısmı – ki hala devletin dini olarak kullanılıyor olan – islamiyete bağlı tutucu bir mümünlikle müslüman ailenin kutsal değerlerinden söz edip durmaktadırlar. Kadının öldürülmesi, sermaye sömürüsünden bağımsız değildir. İtaatkar toplum üretim ilişkileri ve üretim sisteminin en küçük birimi olan aile de kadının ve çocukların otoriter aile büyüğüne itaati ve genel çerçevede ise kutsallaştırılmış bir düşünce ile sunulan ve dokunulmazlık atfedilen devlete tüm ailenin de boyun eğme zorunluluğu müslüman kutsal aile temeli üzerinde korunması bir devlet politikası olarak uygulanıyor. Ama ne olursa olsun dün ve modern toplumun karı-koca ailesi çözülmekten kurtulamıyor. Aile kurumu kutsanıyor ama kadına değer verilmiyor. Gerici düşünce din, geleneksel kültür ve değer adına kadınlar öldürülüyor. Bir yandan islami aile söylemde yüceltilerek itaat ve kadercilik düşüncesi ile uysallaştırılan nesiller sermayeye kullanışlı iş gücü sağlanırken öbür yandan üretimin içine çekilen kadın ve çocuk iş gücü geleneksel islami ailenin çözülüşüne yol açışı engellenemiyor. Hıristiyan ailenin başına kapitalizmin geliştiği her yerde ne geldiyse, Türkiye’de de topluma devlet dini olarak diğer dini inançların asimilasyon aracına dönüştürülen islamın müslüman ailesinin başına da o geldi. Üretim biçiminin gelişimine göre değişiklikler geçiren ailenin çözülüşü ideolojik tanımlamalarla engellenemiyor. Boşanma oranı yüzde kırka dayanmış Türkiye’de egemenler telaşlanmış olmalı ki dayandıkları sistemin en küçük temeli olan ailenin korunması üzerine C. Başkanlığı tarafından 2019 “Aile ve Kadın” programı oluşturulurken ailenin korunmasında islami referanslara dayanan ideolojik tanımlamalar ile kadına özel bir rol biçilmektedir. Kadının erkeğe köleliğinin sürmesi ve dindar nesillerin yetiştirilmesi isteği ailenin korunması programının ayrılmaz parçaları. Ama boşanma oranı kırk civarında.

Nüfusun onda dokuzunun mülksüzleştirildiği toplumda ancak emek güçlerini sermayeye satacak iş bulduklarında karınlarını doyurabilen, alınıp-satılan birer meta durumunda olan emekçilerin insanca yaşama olanağı yakalayamadığı koşullarda ailenin kutsallığı üzerine verilen vaazların maddi gerçeklik karşısında bir hükmü yoktur. Çözülme, yozlaşma, çürüme olmasa “koruma programı”ndan da söz edilmezdi. Sözü edilen kutsal ailenin parçası olan erkek ve kadınlardan her yıl ortalama bin yüz kişi sermayenin köleleri olarak çalışırken ölmektedir. Onbinlerce işçi sakat kaldığı için çalışamaz duruma düşmesi nedeniyle aileleriyle perişan olmakta ve yaşamları kararmaktadır. Uygun koşullarda çalıştırılmadığı için kadınlar çocuklarına annelik görevini yerine getirememekte ve bir aile olmaktan çıkmaktadır. Yoksulluk, işsizliğin yükünün azaltılması ve geçim için eğitimde olması gereken milyonlarca çocuk sermayenin vahşi ellerine sömürülmeleri için teslim edilmektedir. Demek ki kutsal ailenin biricik parçalayıcısı yine onun kanını emen sermayeden başkası değildir.

“Kol emeğiyle yapılan işlerde becerinin ve gücün gerekliliği ne kadar azalırsa, başka bir deyişle modern sanayi ne kadar gelişirse, erkek emeğinin yerini o ölçüde kadın emeği alır. Yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçi sınıfı için hiçbir ayrıt edici toplumsal gerçekliği kalmamıştır artık. Bütün işçiler, yaş ve cinsiyetlerine göre maliyeti değişen iş araçlarından başka bir şey değildirler artık. (…)

Aile ve eğitim üstüne, anne baba ile çocuklar arasındaki kutsal ilişkiler üstüne burjuva söylemleri, büyük sanayi yüzünden proleterlerin tüm aile bağları parçalandıkça ve çocuklar adi ticaret metaına ve çalışma araçlarına dönüştükçe bir o kadar iğrençleşiyor.” (Karl Marks, F. Engels, Komünist Parti Manifestosu)

Yüz yetmiş bir yıl önce Marks, Engels tarafından söylenen bu sözlerin önemi hiçbir zaman azalmadı. Çünkü kapitalizm geliştikçe kadın ve çocukların sermaye için birer metadan ibaret olduğu gerçeği çok daha çarpıcı görülmektedir. Sadece kadın ve çocuğun emek gücünün ucuza sömürülmesiyle değil, kadın bedeninin açık bir metaya dönüştürülmesi, açık fuhuş, genel ev fahişeliği gibi kadının alçaltılmasının yanında çocuk fuhuşu bir dünya ticareti boyutuna ulaşmıştır. Özel kazanca dayanan burjuva ailenin toplumsal olarak çözülüşü genel bir yozlaşma ile ilerliyor.

Milyonlarca işsizin olduğu, çalışabilecek nüfusun yüzde ellisinin çalışma yaşamına dahil olmadığı Türkiye’de resmi verilere göre iki milyona yakın çocuk işçi vardır. Üstelikte “iş kazaları” adı altında çocuklar iş cinayetlerinde ölüyorlar. Burjuvazinin aile ve çocuklar üzerine söylediklerinin tümü demagojiden ibarettir. Gerçekte sermaye kadını ve çocuğu erkek proleterden daha ucuz emek gücü kullanımı nedeniyle çok daha ağır sömürüyor. Bunu yaparken de aile bağlarını yıkıyor, çocuğun geleceğini ve dolaysız olarak toplumun geleceğini karartıyor.

Emekçilerin çocukları alınıp satılan basit birer meta ve iş aleti, fuhuş bataklığına, suç dünyasına itilirken hangi kutsal aile ilişkisinden söz edilebilir.

Türkiye’de kadının prangalı durumu toplumun seviyesini ele vermektedir. 60 milyonu aşan çalışacak durumda olan nüfusun sadece 29 milyon 265 bini çalışma yaşamının içindedir. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar aynı çalışacak durumdaki nüfusunda yarısıdır. Lakin sadece 9 milyon 121 bin kadın çalışma alanı içinde iken 20 milyondan fazla kadın iş alanı dışında ev içi köreltici yaşama mahkum durumdadır.

Çalışan kadınlar ise erkeklerden yüzde yirmi daha düşük ücretle sömürülüyorlar. Ve kadınların yüzde 43’ü kayıt dışı çalıştırılıyor. Kadın işçilerin sendikalı oranı yüzde 8’dir. Çalışma şartları kadınlar için oldukça zor ve eşitsizdir.

Kadınlar anne sağlığına zararlı işlerde çalıştırılıyor. Eşit işe eşit ücret uygulanmıyor. Doğum öncesi ve sonrası ücretli izin hakları karşılanmıyor. Gece çalışmaları ve fazla mesai devam ediyor. Emzirme ve dinlenme odaları işletmelerde yok, emzirme izinleri verilmiyor, böyle bir temel ihtiyaç görmezden geliniyor. İşçi kadınlara bebek desteği, doktor ve ilaç yardıma yapılmıyor.

Kağıt üzerinde bit takım haklar yazılı olsa da, çalışma yaşamında kadınlar genel olarak kazanılan haklardan bile yararlanamaz durumdadır.

Toplumsal üretime katılan kadın öylesine kısıtlayıcı ve engelleyici bir ağın içine alınıyor ki ailesel görevlerini yerine getiremiyor. Bu koşullar çalışmak isteyen kadını üretimden koparıyor ve ev hizmetçisi görevine gerisin geri sürüklüyor. Ailenin özel hizmetiyle ilgili görevler ile kadının toplumsal üretime katılması arasında çelişki kadını ikisinden birini yapmaya zorladığında ailenin özel işini yaptığında üretime katılamıyor, üretime katıldığında ise aile ile ilgili görevlerini yerine getiremiyor. En gelişmiş modern toplumlarda kadının ev içi köleliği sürmektedir. Ev yönetimini kamunun bir parçası olarak kavrayan sosyalizm dışında bu ağır yük kadının omzundan burjuva toplumda indirilemez bu çok açıktır.

Hukuk kadın ve erkeği eşit haklarda tanıyacak kadar geliştirildi. Cinsler arası hukuksal eşitsizlik uzun zamana yayılan mücadeleler sonucu kazanıldı. Ama bugün her yerde erkeğin kadın üzerindeki egemenliği sürüyor.

“Aile içinde, erkek burjuvadır; kadın, proletarya rolü oynar. Ama sanayi dünyasında proletaryayı ezen iktisadi baskının özgül niteliği, kendini bütün sertliğiyle ancak kapitalist sınıfın bütün yasal ayrıcalıkları kaldırıldıktan ve iki sınıf arasında tam bir hukuksal eşitlik kurulduktan sonra gösterir; demokratik cumhuriyet, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok etmez; aksine, bunlar arasındaki savaşımın, üzerinde yapılacağı alanı ilk hazırlayan odur. Aynı biçimde, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin özel niteliği, bu iki cins arasında gerçek bir toplumsal eşitlik kurma zorunluluğu ve bunun yolu, bütün bunlar, kendilerini ancak, erkek ile kadın tamamen eşit hukuksal haklara sahip oldukları zaman apaçık gösterecektir. O zaman görülecektir ki, kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir” (F. Engels- Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

Kadın ve erkek cinsinin hukuksal eşitliğine rağmen çarpıcı biçimde süren bu eşitsizliği ancak karı-koca ailesi ve modern toplumda temeli olan özel mülkiyetin kaldırılmasıyla giderilebilir.

Bu durumda kadının kurtuluşu tüm toplumsal eşitsizliği yaratan nedenlerin kaldırılmasına bağlı olduğuna göre proleter köylü ve tüm emekçi kadınların yanı sıra evsel köleliğe mahkum edilen kadınlar toplumsal üretimde vahşice sömüren burjuva toplumunun aşılmasını gerektiren sınıf mücadelesine katılmaları, sadece katılmaları da değil onun önderliğinde yer almaları gerektiği rahatlıkla anlaşılır.

Kadının durumuna ilişkin süslü püslü burjuva düşüncenin küçük-burjuva devrimciliğin üzerindeki etkisi yadsınamaz. Cinsel yönelimler, seksüel sorunlar, aşk, evlilik sorunları, cinsiyetçi siyasi söylemlere yönelik refleksler ve burjuva feminist düşüncelere sıkıştırılan kadının eşitlik sorunu sistem içine hapsedilerek kadın gerçek özgürlük yolundan, yani sınıf mücadelesinden uzaklaştırılıyor.

Kadının durumuna ilişkin komünistler açık bir materyalist tarih bilinci ve net siyasal amaç ve politik mücadele deneyimine sahip olmalarına rağmen bu konuda güncel görevlerin layıkıyla yerine getirdiği söylenemez. Oysa kadınların yığınsal katılmadığı bir mücadele ne toplumun derinlerine kök salabilir nede devrim davası zafere ulaşabilir. Komünist sınıf bilinci aynı zamanda kadının da kölelikten kurtuluşu, kendi özgürlüğünü proletaryanın yarısı olarak eline alma bilincidir. Kadınlar arasında özel bir önemle çalışmaların yürütülmesi büyük bir vazgeçilmez zorunluluktur. Kadın ve erkeği tüm haklarda eşit tutan proletarya partisi her iki cins sınıf mücadelesinde birleştiğinde ve yığınsal bir nitelik kazandığında başarıya açılan yollar asıl o zaman güvencelenecektir. Kadını harekete geçirmek oldukça zordur, ama harekete geçmiş kadınların durdurulması çok ama çok daha zordur.

Related Post